Bilge Alkor'un resimleri 'Hayal ve Hakikat' sergisinde

Bilge Alkor'la melankoliler ve trajediler, düşler ve sonlarla ilgili konuşmak istendiğinde nostaljik resimleri paylaşılmalı. Sanatçının 1970'ler dönemi üretimleri Türk resminde farklı bir yerdeler. Son dönem eserlerine varıncaya dek yaşadığı duraklardan her birini algılamaya yardımcı olan bu resimler aynı zamanda da Türk resminde sanatın kadın elçilerinden biri ile kişisel, toplumsal sorunlara yönelik düşünebilmeyi ve durabilmeyi örneklemekteler. Düş yolculuğunu öneren bu eserler için 'Hayal ve Hakikat' sergisi kaçırılmamalı.

20 Aralık 2011 Salı, 10:03
Abone Ol google-news

Kaçış yok, melekten de şeytandan da...

Uyanık mıyız? Bana öyle geliyor ki

Uykudayız daha biz, düş görüyoruz.

W. Shakespeare

“İnsanın varoluşunu Homeros Destanları’na uzanarak bulmalı” sözü; kuşkusuz insanın tinsel varlığında odaklandığımızı gösterir. Bu uzun süreç, plastik sanatların çokça uğraştığı alanlarından olmuştur. Resimler J. Bosch’ un “Zevkler Bahçesinin Penceresinden Cehennem”i ya da A. Dürer’ in 16. yüzyılın ilk çeyreğinde yarattığı “Melencolia 1”i gibi aynı duyarlılıkta olan birçok sanatçı tarafından üretilmişlerdir. Bazen ‘uyku’ konusunda bazen de ‘düş’ olarak adlandırılan bu eserlerde insanın içedönüklüğünü buluruz. M. Ernst gibi bir sürrealist, F. De Goya gibi bir romantik ise tamamen kendi iç dünyalarıyla zıtlaşan toplumsal durumları, savaşların acılarını, haksızlıkları fantastik kurgularla ele alırlar.

Bu bağlamda Bilge Alkor’ un yapıtlarına bakalım ve soralım: ”Meleklerin ve Şeytanların Aynası” serisi, sanatçının 1970-80’lerdeki ‘Aile resimleri’ ve 2004’de izlediğimiz ‘Kış Yolculuğu’ üretimlerinin bir devamıdır” demek neden doğru olmasın? Ya da insanı Mozart’ın eseri üzerinden değerlendirdiği ‘Sihirli Flüt’ resimlerini anımsayalım. Alkor insan bilimcilerin işine kendi köşesini sanat penceresini açar...

Bilge Alkor 2011 sonbaharında izlenen sergisinde bir kez daha insanı insanca irdelemenin yollarında dolaşırken bin yıllar öncesinden günümüze sıçrayışlar da sergiledi. Yalanı, dolanı, şüpheyi, kötüyü, hırsı, hüznü, korkuyu, huzursuzluğu tarih öncesinden günümüze aldı. Doğruydu ve sıra bize gelmişti. İnsanı düşündük, kendimize baktık. İçimizdeki meleği ve şeytanı sorguladık... Diğerleri ile toplumsal yapıları uygarlık bütünselliğinde değerlendirsin, sesle, müzikle, doğal olana yaklaşsın ve taşları kullansın, çağdaş teknolojiyle ilgilensin ve fotoğraflarla çalışsın. Sembolik bir dille uğraşsın kimileri. Elbette farklı olacaktı bu resimler. Bilge Alkor’ un anlatımını, tadını elde etmek için, o olgularla yıllarca ve aynı bilinçle yoğunlaşmak kaçınılmazdı. Teknik ustalığın arayışları, gelişmiş bir yağlıboya kullanışına uyan püskürtmeler, kalıplar, yazılar, simgesellik, dur durak bilmeden uğraşılan ve sadece bir yüzey olan tuvallerin kendilerini sakınmadan kullandırma durumlarıdır. Üst üste yığmalar, girişilen onca karanlıklar ve ışığı barındıran küçük alanlar, derinliklerin sınırsızlığı ve çoşkunun birden patlayıverişi. Pek öyle kolayca ulaşılacak gibi değildir. Çünkü Alkor’da bütünde olduğu gibi en ufak bölümünde de ve ayrıca teker teker aynı uslüp bağırır. Biz Bilge Alkor’uz der her ayrıntı; portleleşen bir taş parçasından, ışığından gölgesine ve fotoğrafla anlatılan bir üremeye, hayata, ölüme değin her bir bölüm...

Onun tuvallerinde, rengin sembolik hallerini bilmeye bile gerek duymayabilirsiniz, şeytanın kırmızılarla haşin olabildiğine, vazgeçilmezliğine karşın; mavi ve tonlarıyla bütünleşen uçuculuk ve saflık içindeki meleği algılamanız zor olmayacaktır. Tanıklar ise sanki taşlaşanlar, sürekli dona kalmaktadırlar çaresizce...

“Meleklerin ve Şeytanların Aynası” kataloğundaki Nazan İpşiroğlu’nun önsözü adeta insanın tinsel varlığını, Alkor’ un yaşama yaklaşımını özetlemekte; düzen ve renkler ise sanatçının estetik görüşünü ve seçkisini belirgin kılarken, ‘bir bütün’ olabilmeyi örneklemektedirler.