Bir savaş nasıl doğar

Hem anlatımı hem sadeliği ile yılın en iyi yerli filmi olarak konuşulan 'Tepenin Ardı', Emin Alper'in ilk filmi. Bu toprakları, özellikle de Kürt meselesini hatırlatsa da evrensel bir soruna işaret ettiğini söylüyor Alper filmiyle, "Bir savaş nasıl doğar, hatta sizin savaşınız da böyle doğdu demek istedim" diyor.

22 Aralık 2012 Cumartesi, 08:18
Abone Ol google-news

Bir savaş nasıl doğar? Görmediğimiz, kendimizi ikna ettiğimiz, inandırdığımız hayali bir düşmanla başlıyor her şey belki de... Sonra hep beraber yaratılan düşmanı fırsat bilip suçlara kılıf uydurmakla devam ediyor. Sizin savaşınız da belki böyle başladı...

Yönetmen Emin Alper, gösterime girdiği günden bu yana anlatımı, sadeliği ve yurtdışından çok sayıda aldığı ödülle dikkat çeken “Tepenin Ardı”nda düşman yaratmanın evrensel boyutta bir mesele olduğunu hatırlatıyor. Yönetmen, “Tükiye’nin hali pürmelali” olarak gösteriyor ilham noktasını. Bu haliyle akla ilk Kürt meselesini getirse de “Bir taraftan da kafamda bunun evrensel boyutu olduğunu düşünerek tasarladım filmi” diyor.

 

Seyfi Teoman’a adandı

Taşrada ormanlık bir arazi sahibi Faik (Tamer Levent), oğlu (Reha Özcan), erkek torunları ve arazi ortakçısı (Mehmet Özgür)... Erkeklerin dünyasında yaratılan ve hiç görmediğimiz düşman ile bu düşmana inanmak isteyen, suçlarını örtmeye çalışan ve gizli bir işbirliğiyle bir araya gelen bir cemaatin “savaşa” gidişini anlattığı filmi, eski dostu ve yakın zaman önce kaybettiğimiz, filmin yapımcısı da olan yönetmen Seyfi Teoman’a adamış filmini Alper. “Senaryonun yazılım aşamasından itibaren hep içindeydi. Onun ilk yapımcılık tecrübesiydi. Filmi, kendisi yönetmenmiş gibi sahiplendi” diyor.

- Yurtdışından pek çok ödülle döndü film. Anlattığı meselenin evrensel boyutunu da düşünürsek oralardan nasıl tepkiler aldınız?

Yurtdışında evrensellik boyutu yakalandı. Hatta bir gösterimde bir Alman kadın “Almanları anlatmışsın. Biz de böyle bir toplumuz, biz de cemaatçiyiz” dedi. Özellikle kadın meselesi, namus cinayeti, göçmen toplum, entegrasyon hikâyeleri Avrupa’nın en sevdiği konular olduğu için hemen şu soru geliyor: “Siz Türkler böyle misiniz?” Anlatılan hikâye Türk toplumu eleştirisi, Türk milliyetçiliği eleştirisi değil. Genel bir eleştiri. Aslında anlatılan milliyetçiliğin ve savaşın metaforu.

- Filmde düşman ilan edilen Yörükleri izleyiciye hiç göstermemeyi, hep tepenin ardında bırakmayı neden tercih ettiniz?

Bu hem biçimsel bir tercih hem de filmin derdini vurgulaması açısından önemli. Yörükleri hiç görmememiz filmdeki gizem duygusunu güçlendiriyor. Ama aynı zamanda tehdidin “hayali” olma özelliğinin de altını çiziyor.

- Filmdeki kamera açılarıyla, askerden savaş travmasıyla dönmüş Zafer’in (Berk Hakman) gördüklerinin hayal - gerçek arasında gidip gelmesiyle bir muğlaklık yaratılmış gibi...

Filmde bilerek muğlak bırakılan şeylerden biri de bu. Onun da bir halüsinasyon olup olmadığı anlaşılacak. Yavaş yavaş açığa çıksın istedim. Tepe açıları, hem sabit kamera hem de subjektif kamerayla çekildi. Bu bir üçüncü göz mü, yani seyirci gözü mü yoksa, gerçekten tepede bekleyen birileri mi var hissini vermeye çalıştık. Paranoya hissini bir şekilde besleyecek bir şey olsun istedim.

 

Anahtar his: Paranoya

- Sizce Türkiye de toplumsal olarak bu paranoya hissi içinde mi?

Kesinlikle. Paranoya filmin anahtar hislerinden biri. Her tarafımızın düşmanlarla çevrili olduğunu, süper güçlerin sanki yeryüzünde başka bir ülke yokmuşçasına bütün mesailerini bizim ülkemizi bölmeye harcadıklarını düşünüyoruz. Böylelikle bize düşen sorumlulukları, örneğin hiç yapmak istemediğimiz radikal toplumsal reformları sürekli öteliyoruz.

- Filmin en vurucu sahnelerinden biri de sessiz, müziksiz ilerleyen filmin sonlarında bir marşın girmesi...


Filmin sessizliği bence gergin atmosferine daha çok uyuyor. Ama başından beri filmin sonunda, seyirciye olan bitenin saçmalığını biraz da absürd bir şekilde hatırlatacak abartılı bir müzik olsun istiyordum. Marşta karar kıldık, özellikle “bir savaş doğuyor” demek, daha da ileri gidip “sizin savaşlarınız da böyle doğdu” demek için.