Dünyayı gören adam

Ara Güler, 81. yaşını kutladı. Dile kolay, 81 yıllık bir yaşam. Hem de öyle kıyıdan köşeden değil, her şeyin tam merkezinde yaşanmış. Picasso, Orhan Veli, Abidin Dino, Sophia Loren; Filistin kampları, kuru kafa avcıları... Nezih Tavlaş’ın hazırladığı “Foto Muhabiri Ara Güler” bu hayata bir kapı aralıyor.

30 Ağustos 2009 Pazar, 16:23
Abone Ol google-news

İki ya da üç milyon kez deklanşöre basan bir parmak, sürekli kompozisyon kuran bir beyin... Objektife düşen onlarca ünlü; Nâzım Hikmet, Picasso, Dali, Chagall, Abidin Dino, Sophia Loren, Bertrand Russell... Onlarca olay; 6-7 Eylül, Filistin kampları, Afrodisias Harabeleri, Orhun Kitabeleri... Bunlar arşivinin yüzde biri. Ara Güler, geçen hafta 81. yaşını kutladı. Hediyesi hazırdı: “Foto Muhabiri Ara Güler”. Fotoğraf Evi’nin yayımladığı Nezih Tavlaş’ın hazırladığı kitap, Türkiye’nin de 80 yılına tanıklık ediyor...

Her şey, 16 Ağustos 1928’de başlıyor, saat 6’yı 16 geçe... 1915’te Şebinkarahisar’dan sürülen Dederyan sülalesinden sağ kalan tek kişi olmasını İstanbul’a eğitim almaya yollanmasına borçlu Dacat ile Mısırın köklü ailelerinden birinin kızı Verjin’in bebekleri oluyor. Adını, “Yakışıklı Ara” olarak bilinen Ararat Kralı Ara Geghetsik’ten alıyor. Göbek adınıysa dedesi Mıgırdıç’tan. Fotoğrafla ilk kez, Beyoğlu’ndaki stüdyolarda tanışıyor, babası her fırsatta fotoğraflarını çektiriyor. Güler soyadına 1934’te kavuşuyor. İkinci Dünya Savaşı’nda, 11’inde, ağaçlarda geziniyor. Kavrayamadığı savaştan değil de, karatmadan, karanlıktan korkuyor. Çok okuyor, yazıyor. Haber Akşam Postası’nda Mahkûm adlı öyküsü yayımlanıyor. Getronagan Ermeni Lisesi’ne kaydoluyor. İlkokulunun aksine sınıfında kızlar var. Böylece hafta sonu partileri, okul kırmalar, kızlarla İstanbul’un arşınladığı yıllar başlıyor.

Ta ki babası İpek Film Şirketi’nin sahibi İhsan İpekçi’nin yanına “çırak” verene kadar. Artık önünde daha geniş bir dünya var, sinema. Babasının hediye ettiği film gösterme makinesini yükleniyor, sokak sokak gezip, filmler gösteriyor. Devamsızlıktan üç sene sınıfta kalması da, iki kere ölümden dönmesi de bundan. Tiyatroya yöneliyor. Muhsin Ertuğrul’un Tiyatro Mektebi’nde ders alıyor. Ne oyuncu olmak istiyor, ne de sahnede gözükmek. O, dünyayı hazırlayan adam olmak istiyor. Onun için de dünyayı görmesi gerektiğini biliyor. 20’sinde yazdığı “Bir Garip Yılbaşı Gecesi” oyununu, Yeni İstanbul gazetesinin yarışmasına gönderiyor, 422 öyküden yayımlanmaya değer 30 eser arasına giriyor.

22 yaşında. Babasının verdiği parayla, Tünel’de fotoğraf malzemeleri satan Kalimeros’un dükkânından ilk fotoğraf makinesi Rolleicord II’yi alıyor. Kararını verdi; gazeteci olacak. Her amatörün yaptığı gibi gördüğünü çekiyor; sudaki yansımaları, güneşin denize değişini, tekneleri... Gazeteciliğe, Ermeni gazetelerinde başlıyor, fotoğrafları da ilk Jamanak’ta yayımlanıyor. İlk röportajı, Kumkapı balıkçılarıyla; meşhur karelerinden “Sabah ışığında limana dönüş”ü de o zaman çekiyor. Yeni İstanbul’da muhabirliğe başlıyor. Askerlik gelip çatıyor, Çorlu’da yedek subay. Döndüğünde, Hürriyet’te çalışmaya başlıyor. Göbek taşındaki Tennessee Williams fotoğrafını da o zaman çekiyor. Ünlü tiyatro yazarının adını Hilton’un defterinde görünce arayıp, kendini tanıtıyor kırık dökük İngilizceyle. Williams, Türkiye’de bir gazeteci tarafından tanınmanın mutluluğuyla fotoğraflarını çekmesini kabul ediyor. Sonrası, bir meyhane, Williams’ın isteğiyle hamam gezisi ve göbek taşındaki Williams fotoğrafı... Artık Hayat Mecmuası’nda. Anadolu’yu karış karış geziyor, röportaj yapıyor. Âşık Veysel’e misafir oluyor.

Tarih, 6 Eylül 1955. Azınlıkların işyerlerine saldırılıyor. Babasının eczanesine koşuyor. “İlkyardım hastanesine dönmüş. Camları kırarken yaralananlar da dükkânımızda ilkyardım için. Tek yıkılmayan dükkân babamınkidir Beyoğlu’nda” diyerek anlatıyor o günleri.

Sadece Türkiye’de değil, yurtdışında da ilgiyle izleniyor. Time, Stern, Life için de çalışıyor. 1959’da British Journal of Photograhy Year Book’un dünyadan seçtiği yedi yıldız fotoğrafçıdan biri oluyor. Dönemin en önemli fotoğraf dergisi Camera’nın editörü Romeo Martinez’le Paris’te tanışıyor. Camera, 1962’nin Şubat sayısını Ara’ya ayırıyor. Aynı yıl Almanya’daki Leica Photography dergisince Leica Ustası ilan ediliyor. Etkilendiği diğer isim, fotoğrafın Emile Zola’sı olarak nitelediği Magnum Ajansı’nın kurucusu Cartier Bresson’la da tanışıyor.

 
Beni köye götür...

Bu hızlı hayat içinde zaten gazeteciliği bir iş olarak görmeyen anne ve babasından sitemler de duyuyor: “Bizi ihmal ediyorsun”. Kendisini köye götürmesini istiyor Dacat Bey. O gün ilk defa babasının çocukluğuyla tanışıyor Ara, Şebinkarahisar’a vardıklarında köyünden çıktığı yaşa iniyor babası, altı yaşındaki gibi dövende dönüyor. Dört ay sonra da ölüyor...

Life, Ara’dan Kıbrıs harekâtının röportajını yapmasını istediğinde, dönemin hava ve deniz kuvvetleri orgeneralleriyle görüşerek bitmiş harekâtın provasını yaptıracak kadar gözü kara bir gazeteci Ara. Bir de belgesel çekiyor: Kahraman’ın Sonu. Yavuz Zırhlısı’nın 12 yıllık sökümünü filme çekiyor. Film, sansür heyetine takılıyor, Türkiye’yi kötülediği için...

“İsviçre’de kar, kış, kıyamet demeden günlerce evinin önünde bekledim... Yanıt yok” diyerek anlatıyor Charlie Chaplin’in peşine düşüşünü. Sonunda karısı Oona donmasından korktuğundan eve alıyor Ara’yı, çay ikram ediyor, ancak Chaplin felç olduğundan beri fotoğraf vermiyor. En büyük uhdesi bu. Ne de olsa Chaplin “hayata bakmayı öğreten adam”. Sırada Picasso var. Uzun uğraşlarla ulaşıp dört gününü onunla geçiriyor, Cezanne’a benzettiği Ara’nın bir resmini çiziyor Picasso. Chagall’ı da fotoğraflıyor. Şimdi Dali’nin peşinde. İlk görüşmede kovuyor Dali. Sevgilisine yakınırken Dali’nin vaftiz babası olduğunu öğreniyor, Dali’nin evinin kapıları böyle açılıyor. Ara’nın kompozisyonlarından hoşlanıyor ki, birlikte çalışmayı öneriyor...

O ünlülerin peşinde koşarken, birisi de onun izini sürüyor. PTT çalışanı Perihan Sarıöz, her fotoğrafını saklıyor. Sonunda şefi Ara’yı arayıp Perihan’a fotoğraf vermesini istiyor. Gelsin, diyor. Perihan kararlı, Ara ile evlenecek. Bunu ona da söylüyor, başta gülüyor ya, aylar sonra nikâh masasına oturuyor, ancak üç buçuk yıl sürüyor. 1980 Mayısı’nda annesini kaybediyor...

1980 sonrası aydınların uğrak yeri Papirüs Bar’ında tanışıyor, Redhouse yayınevinde editörlük yapan Suna Taşkıran’la. Aşk ve evlilik; tarih 1984. “Suna Hanım var ya” diyerek anlatıyor eşini, “mühim ve asil bir aileden gelir... Şimdi sen benle konuşuyorsun ya, ben onun yanında çöpçü olamam”.
1990’da, ülke tanıtım kitaplarıyla ünlü Editinos Didier Millet, dünyanın en iyi 45 foto muhabirini Malezya ve Endonezya’ya götürüyor. Ara da davetli. Program bittiğinde, çocukluk hayalinin peşine düşüyor; Sarawak Ormanları’ndaki kuru kafa avcılarını fotoğraflamak. O 62, eşi Suna 57’sinde. Timsahlar, akıntı, şelaleler, uçurumlar geçiliyor. 40 yıllık gazetecilik hayatını bu röportajlarla kapatıyor. Ancak “dünyaya dikdörtgen pencereden bakmak”tan hiç vazgeçmiyor. Yıldız Teknik Üniversitesi’nden onursal doktora alırken işini yapan foto muhabirlerini gösterip, “Ben de onlardan biriyim” diyor. Ara Güler, kendi deyimiyle, fotoğrafın esiri ve öyle olmaya da devam ediyor.