Düşünmek ve eylem

Heykele bakarken anımsadım...

07 Nisan 2021 Çarşamba, 15:34
Abone Ol google-news

Üç-beş yıl önce Paris’te bir aylığına bir daire kiralamıştık, kiraladığımız dairenin bulunduğu bina, Rodin’in evine, yani müzesine yüz metre uzaklıktaydı. Bu ev kiralama usulüne alışmadan önce otelde (hep aynı otelde) kalırdık ve kaldığımız otel odasının (hep aynı odanın) penceresinden Rodin’in Balzac heykelini görürdüm. O heykele hep bakardım. Pelerini, saçları rüzgârda fır fır uçuşan (ya da o izlenimi veren), keskin bakışları ileriye dikilmiş bir Balzac. Heykellerdeki o taşlaşmışlık hiç yoktu o yontuda, hareket vardı, elektrik vardı.

Amerika’dan Paris’e bizi görmeye gelen oğlumla birlikte gittik Rodin Müzesi’ne, böyle şeylere çok meraklıdır. Müzeye dönüştürülmüş evin büyük bahçe kapısından içeri girer girmez bahçenin bir köşesinde toplanmış kalabalık dikkatimizi çekti ve biz de hemen oraya seğirttik. Bakılacak şey orada herhalde diye. Tahmin ettiğimiz gibi Düşünen Adam heykeli oradaymış. Herkes ona bakıyor, biz de baktık. Bildiğimiz Düşünen Adam.

Ama oğlum, “Gel, asıl yerinde görelim onu” dedi. “Asıl yeri neresi?” dedim. Ben meğer bilmiyormuşum, asıl yeri “Cehennemin Kapıları”ndaymış. Bahçenin başka bir köşesine, kapının bulunduğu yere gittik. Dante’nin cehenneminden sahnelerin yansıtıldığı kabartmalarla dolu, kapkara, kalabalık figürlü bir kapı, açılır kapanır kanatların ta tepesinde, yatay panelde küçücük, nerdeyse el kadar bir düşünen adam. Zor görüyorsunuz, o figür kalabalığının içinde.

Başlangıçta adı Dante’ymiş, yani İlahi Komedya’nın şairini temsil ediyormuş. Sonradan o yontunun büyük kopyaları yapılmış, oraya buraya dikilmiş, biz daha çok onları biliyoruz ve adı da Düşünen Adam olmuş.

Heykele bakarken aklıma Rusların o büyük kültür adamı, Ekim Devrimi’nden sonra eğitimden sorumlu ilk Bolşevik, Halk Komiseri olan Anatoli Lunaçarski’nin Sanat ve Edebiyat Üzerine adlı kitabında bu heykelle ilgili olarak anlattığı bir öykücük geldi: Paris’te oturan bir Rus yontucu bu heykeli merak etmiş, görmeye gitmiş.

Lunaçarski’nin anlatımına göre “düşünür dediğin koca kafalı, incecik bacaklı, çelimsiz yapılı bir yaratıktır” ama yontucu bakmış, düşünen adamda “hemen hemen Herakles’inki kadar güçlü (çok kaslı) bir gövde ... oturur durumda hafifçe öne eğilmiş, düşüncelerin ağırlığı atında ezilir gibi. Başı o derecede orantısız ve küçük, alnı da o derecede dar.” Bunun üzerine Rus yontucu kendini tutamayıp bağırmış, “Düşünen adam bu mu, kuzum? Bu, düpedüz hayvan gibi bir adam” demiş. Lunaçarski’nin bu olayı anlattığı makalenin başlığı da “Düşünen Eylem Adamları.” Yani yalnızca düşünen adam değil, yalnızca eylem adamı da değil, ikisi birden.

Ben tam bu cümleyi yazdığımda, Paris tatillerimde beni her zaman Almanya’dan ziyarete gelen, bir Alman üniversitesinde dekan olan eski ve değerli öğrencim Dilek Dizdar da bu sabah, okumakta olduğu Hannah Arendt’in kitabından kısa bir özet göndermiş. Hannah Arendt de şunu demeye getiriyormuş: “Özgür olmak, yalnızca korku ve baskının yokluğu anlamına gelmez, toplumsal süreçlere müdahil olmaktır, kişinin kendi sesinin olması, duyulması ve hatırlanacak olmasıdır. Kimsenin elimizden alamayacağı bir özgürlüğümüzdür bu!”

Hannah Arendt’in “kendi sesimiz” dediği şey, gerçekten ağzımızı açarak çıkaracağımız gerçek ses olmadığına göre “eylemimiz” olarak anlaşılmalıdır. Yazmadan kâtip, okumadan âlim, koşmadan koşucu olunmayacağına göre, düşünme ve eylemde bulunma özgürlüğünü kullanmadan özgür olunmaz demeye getiriyor yani.