Ecem Gümüşsu: Bizi üzen öteki olmak

Ecem Gümüşsu, FOX dizisi Kefaret’te Selena karakterine hayat veriyor. Gümüşsu “Derdimiz dert olarak görülmüyor. Gençlerini sevmeyen, ötekileyen bir ülke haline gelmek üzücü; en çok da sevilmeyen bizler için" diyor.

18 Mayıs 2021 Salı, 13:33
Abone Ol google-news

BluTV’nin gençlik dizisi “Hiç”te rol alan Ecem Gümüşsu çok yakında adını herkesin bilip ezberleyeceği bir oyuncu bana kalırsa. Henüz 22 yaşındaki Gümüşsu bir üniversite öğrencisini canlandırdığı diziyle sağlam bir çıkış yakaladığı kariyerinin ilk basamaklarını çıkıyor. Gümüşsu ile hem dizisini hem de doğup büyüdüğü İzmir’i konuştuk.

Hani hep söyleniyor ya genç kuşak gümbür gümbür geliyor diye... Ben pek öyle bol keseden kullanmam bu klişeleri. Örneğin Z kuşağı diye tutturduk bir süredir ama onları ne kadar tanıyoruz, kafa yapılarını anlayabiliyor muyuz, çok şüpheliyim. Ecem Gümüşsu’yu “Hiç” adlı dizinin henüz ilk dakikalarında gördüğümde gerçek bir Z kuşağı bireyi ile karşı karşıya olduğumu anlayıverdim doğrusu. Gerçi kendisi Y ile Z arasında sıkışıp kalmış olduğunu söylüyor ama günümüz gençliğinin has bir temsilcisi kesinlikle ve son derece berrak bir bakış açısına sahip. “Sıfır Bir” dizisinin yapımcıları tarafından hayata geçirilen “Hiç”in gençlik dizileri arasında özel bir yeri olduğuna siz de katılacaksınız bence. Ecem ile evinin de bulunduğu Yeldeğirmeni’nde bir araya geldik...

Sizi biraz tanıyalım mı? Nerede doğdunuz, nasıl bir çocukluk geçirdiniz, aldığınız eğitim, oyunculuk sevdanız ...

13 Haziran 1998’de İzmir’de doğdum. 9 yaşında tiyatroyla tanıştım ve kendimi tiyatroyla ifade etmeyi öğrendim. Belki de bu yüzden o yaştan bu yana oyunculuğu hiç bırakmadım. Bornova Belediyesi Şehir Tiyatrosu’nda yıllarca kursiyerlik yaptım ve birçok oyunda oynadım. 4 yıl önce çok sevdiğim İzmir’den, çok korktuğum İstanbul’a da oyunculuk sayesinde geldim. İstanbul Okan Üniversitesi Konservatuvarı Tiyatro Bölümü’nde okuyorum...

ÖTEKİLENMEK İSTEMİYORUZ!

Eylül için nasıl hazırlandınız?

Dizide Eylül’ü ilk olarak şişe kırma sahnesiyle görüyoruz, onu buna iten nedenleri çok düşündüm. Eğer ben Eylül’ün yerinde olsaydım ne yapardım diye sordum kendime ve onu haklı bulduğum yerler oldu... Bir karaktere hazırlanırken her zaman beni karaktere yakınlaştıracak bir şarkı ararım, Eylül için Sagopa Kajmer’den “366. Gün” şarkısını seçtim. Şarkı şöyle başlıyor: “Kurulu bir makineyim ya arıza yaparsam...” Eylül için çok uygun bir şarkı olduğunu düşünüyorum.

Dizide sosyal medya gençlerin hayatında önemli bir yer tutuyor. Yeni kuşaklar için ne ifade ediyor sosyal medya?

Evet çok eğlenceli, evet çok iyi içerik üreten insanlar da var ama bence üstünde durulması gereken asıl şey zorbalık. Hayatın her anında aktif olarak zorbalığa uğruyoruz bir de üstüne böyle platformlarda insanlar başka kimliklerin arkasına saklanıp kolayca zorbalıklarını uygulayabiliyorlar. Açıkçası ben çok aktif olmamaya çalışıyorum, ne kadar mümkün bilmiyorum ama kendimi olabildiğince korumaya çalışıyorum. Bu konuya değinilen bir de dizi önermiş olayım: “Ölmek İçin On Üç Sebep”

Sizce bugünün gençleri Türkiye’de neyin eksikliğini çekiyor?

Her farklılıkta karşılaştığımız şey ötekilenmek. X kuşağı Y kuşağını, Y kuşağı Z kuşağını ötekileyip kötülüyor. İçinde bulunduğumuz çağ bizi şekillendiriyor ve en çok anlaşılmanın eksikliğini çekiyoruz bence. Derdimiz dert olarak görülmüyor, ki aslında en temel derdimiz, bize bu halde bırakılan, içinde yaşamak zorunda kaldığımız dünya. Gençlerini sevmeyen, ötekileyen bir ülke haline gelmek üzücü, en çok da sevilmeyen bizler için...

Siz de aslında Z kuşağının bir üyesisiniz ve önümüzdeki seçimde belki de ilk kez oy kullanacaksınız.

Aslında Y ile Z kuşağı arasında kalmış bir gencim. Oy kullandım ve oy kullanmanın önemine inanıyorum. Eğer elindeki kumanda çalışmıyorsa şikâyet ederek kanal değiştiremezsin, markete gidip yeni pil alman gerekir. Harekete geçmenin her alanda çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Birçok genç yurtdışına gitme hayalleri kuruyor...

İnsanlar değerli hissetmediği bir yerden kaçmak ister ve bence bu en doğal şey.

SÖZLEŞMEDEN ÇIKILMASI KABUL EDİLEMEZ

İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması genç bir kadın olarak neler hissettirdi size?

Kadına şiddet suçtur ve herhangi bir bahane kabul edilemez. Cinsel yönelimi ne olursa olsun herkesi kapsayan, hedefi şiddete sıfır tolerans olan bir sözleşmeden bir gecede, bir imzayla çıkılması kabul edilemez. Brecht’in de dediği gibi, ekmek ne kadar gerekliyse insana, adalet de gerekli her gün.

Tiyatroların kapalı olması sizi nasıl etkiledi?

Pandemiden hemen önce bir oyunun sabahlamalı prova sürecindeydim. Yalnızca iki oyun oynayabildik ve daha sonra herkes gibi biz de evimize kapanmak zorunda kaldık. Yıllardır hayalini kurduğum meslek hakkında şüpheye düştüm ve kendimi değersiz hissettim birçok tiyatrocu gibi çünkü destek göremedik ve yok sayılıyoruz. Yorucu bir süreç.

Nasıl müzikler, şarkılar dinlersiniz?

Klasik müzik hayranıyım, her an dinleyebileceğim tek müzik türü sanırım. Bir şey yazarken veya çalışırken çoğunlukla Handel-Sarabande dinlerim. Bir de uğurlu şarkım var Haggard’dan Herr Mannelig. Ama açıkcası ben daha çok kendi kafasındaki seslerle kalmayı seven bir insanım.

Tolga Karaçelik ile çalışmak istediğinizi söylemişsiniz. Başka isimler de var mı saymak istediğiniz?

Tolga Karaçelik ve Onur Ünlü... Onların yarattığı bir dünyada yer almayı çok isterim. Yabancı olarak Céline Sciamma ve Xavier Dolan en sevdiğim iki yönetmen diyebilirim.

DİZİ HİÇ’İN EYLÜL’Ü

“Hiç” dizisini diğer gençlik işlerinden ayıran en temel şey gençlerin yani bizim dertlerimize odaklanması. İzlediğimiz gençler, maddi açıdan şanslı olanlar bile, parıltılı hayatlar yaşamıyorlar, gerçek sorunları var. Karakterlerimiz yarını düşünmekten bugüne odaklanamayan, anı kaçıran ve yarınını kurtarmak için bugününü mahvedip hatalar yapan gençler maalesef ki aynı bizim gibi. O yüzden evet gerçekçi bir temsil. Eylül ve benim 18 yaşındaki halim inanılmaz derecede benziyor... Eylül’le öfkemiz, saldırganlığımız çok benziyor ama ben dizginlemeye, önce bir durup düşünmeye çalışıyorum o ise zarar göreceğini bilse de devam ediyor.”

İZMİR Mİ İSTANBUL MU?

“Bu soruya çok alındım... Tabii ki İzmir! Bucalıyım... Biraz belalı bir yerde büyüdüm ama bağrışmalar, koşturmacalara rağmen mahalleciliğin son demlerini yaşadım ne mutlu ki. İzmir’den İstanbul’a ilk geldiğimde hız ve kaostan dolayı oturup ağlamak istemiştim. İzmir’de her şey o kadar yavaştır ki sanırım İzmir insanının rahatlığından. İlk geldiğimde boğulacak gibi hissettim. Şimdi İzmir’e gittiğimde insanlara 'Kordon’da mı yürüyorsun, biraz hızlı yürüsene' falan demek istiyorum... İzmir’e karşı herhangi bir şehri seçmem mümkün bile olamaz.”