Gazeteciler Balbay için buluştu

Gazeteciler, Silivri'de 1000 gündür özgürlük bekleyen Cumhuriyet gazetesi yazarı Mustafa Balbay için buluştu. Balbay'ın gazeteci arkadaşları geçen 1000 günü "Uzun tutukluluk cezalandırmaya ve itibarsızlaştırmaya dönüştü" diye değerlendirdi.

30 Kasım 2011 Çarşamba, 08:52
Abone Ol google-news

Meslektaşlarının Mustafa Balbay için kaleme aldıkları özel yazılar şöyle:

Can Dündar/ Milliyet

İçeri alınmasından önceki yılbaşı beraberdik komşumuz Balbaylar’la… Bizim evde Nebil’le (Özgentürk) kollarını tavana değdirircesine ve dizleriyle zemini döve döve zeybek oynamışlardı. Sonra o temmuz sabahı, evinin arandığı haberini alınca koşarak gitmiştik kapısına… Dört sivil polis eşliğinde çıkarken gülümsemiş ve “Gocunacak bir şeyim yok. Ne yaptığım ortada” demişti. Arkasından da bilgisayarı kucakta çıkarılmıştı evden, suç ortağı olarak… Küçük kızına, “Bilgisayara virüs girmiş, amcalar onu temizleyecekler” denmişti. Birçok örnekte aslında bilgisayara virüsü “amcalar”ın yerleştirdiğini sonradan öğrenecektik. Kızı onsuz büyürken Balbay, “Silivri Toplama Kampı” adını verdiği “Zulümhane”sinde 1000 günü doldurdu.

Bu mesleğin şanındandır, davalar, iftiralar, suikastlar, mahpusluklar… Yine çoğu örnekte dünün mahpusları bugünün kahramanları oldular. İyi biliyoruz ki, yarın “Balbay çıkacak/ yine yazacak”. Kızına, eşine, kalemine sarılacak, yine dostlarla buluştuğunda diziyle toprağı döve döve zeybek oynayacak. Ve muhtemelen gün gelecek, bu devlet Balbay’dan ve bunca yıl tutukluluk zulmüyle cezalandırdığı “fikir suçluları”ndan da özür dileyecek. Af isteyecek. Can Yücel ustanın 12 Mart sonrası, af öncesi kaleme aldığı dizeleriyle bitirelim: “Amaaaa / Biz onları, / Biz onları affetmeyeceğiz azizim.”

Fakat Bin Gün

Çiğdem Toker Akşam Ankara Temsilcisi


“Fakat bin gün bu. Dile kolay. Nasıl olur?” diyenin gönlü rahat olsun. Balbay enseyi karartmaz. Sadece enseyi değil, “sol memenin altındaki cevahiri” de. O kadar yani. Cezaevinde(n) yazdığı kitapların yanında; Ankara gazeteciliği sokaklarındaki o eski hukuk, bunu böyle söyletiyor. Ve yine o eski hukuk, şu cümleyi de hatırlatıyor: Balbay’ın ruhu, pür iyimserlik, coşku ve heyecandan mürekkeptir. Ağaçlarla ahbaplığı mesela. Her gün; sağından solundan, kıyısından kenarından görmeden geçtiğimiz, kimi, on yılların tanıklığıyla yorgun, kimi gökyüzüne kendisini resmetmiş çınarın, meşe palamudunun, ak akasyanın; hasılı cümle Ankara ağacının isimlerini böyle tek tek nasıl bilir; onlarla laflar, yapraklarla sohbetini okurla nasıl paylaşır, şaşarsınız.
Sonra; siyaset yazılarından, okuyana yaşama sevinci sızdıran o mütebessim kelimeler… Memleketin “havasına suyuna, taşına toprağına” kötümserliği koyultacak bunca hadise mebzul miktarda saçılmışken o, bu kötümserliği dağıtabilen onca iyi hikâyeyi, şiir dizesini, meselleri hangi ara biriktirmiştir? O inançla diyorum; Balbay 1000 gün geçse de “karartmamıştır.”
 

‘Seni Seviyorum Arkadaşım’

Yavuz Donat Sabah Gazetesi


İster sayıyla yazalım, ister rakamla… Bin gün…
Çok uzun… İster “tutukluluk cezaya dönüştü” diyelim, ister başka şey söyleyelim.
Ne taraftan bakarsak bakalım… Bin günün aşılması “güç”.
Sevgili eşi, canından çok sevdiği çocukları onu özlediler, biliyoruz…
Okurları, gazetesi de özledi… Biliyoruz.
Eski arkadaşımız, eskimeyen dostumuz…
Biz de çok özledik.
Bir an önce aramıza dönmesini bekliyoruz.
 

Sevgili Mustafa’m

Reha Muhtar / Vatan Yazarı


Utku aradı (Çakırözer) beni önceki gün…
“Abi” dedi, “Biliyorsun Mustafa’nın tutukluluğunun 1000. günü geliyor… Birkaç satır yazmak istersen sayfalarımız açık…”
Hayat ne ilginç Mustafa’m…
Utku Ateş Hattı’nı yaparken benim yanıma geldiğinde 20 yaşında falandı…
Bizim seninle İzmir’de ilk tanıştığımız yaşlarda…
Şimdi o senin Cumhuriyet’teki görevini yapmakta…
Sen ise tutuklusun…
Benden yazı istemekte, senin tutukluluğun hakkında…
Dün içerden yazdığın 1000. gün yazısını bir daha okudum…
“1000 yaklaşırken kendime sordum” demişsin…
“Günleri boşa geçirmedin değil mi?..
Gönül rahatlığıyla ‘hayır’ dedim, ‘boşa geçirmedin.’
İkinci bir üniversite desem abartmış olmam…
İçim kanatlarla dolu…
Belki de dışarıda binlerce kanat var diye düşündüğümden…
Bütün engellere inat…
Zamana inat…
Hiç kapanmamalı…
İnsanın içindeki kanat…”

Yaşam bize hep bir şeyler öğreneceğimiz mecralar çıkartıyor…
O mecralarda “hayatın öğretmek istediğini öğrenmeyenler”, “vermek istediğini almayanlar”, hayatla kavga ediyorlar…
Oysa sen hayatla kavga etmiyorsun Mustafa’m…
Hayatın bu mecrada öğrettiklerinin bitmesini bekliyorsun…
Ne mutlu sana ki içindeki kanatlar ölmüyorlar…
Ne mutlu sana ki o duvarlar arasında ikinci üniversiteyi okumakta olduğunun bilincindesin…
Ne kadar zenginleştin, ne kadar bilgeleştin, kim bilir…
Hasretle ruhu zenginleşmiş ve bilgeleşmiş Mustafa’nın yolunu gözlemekteyim…
Güzel günlerinde buluşmak üzere kardeş…
 

‘Ama’yı Burada Sevmedim

Faruk Bildirici Hürriyet Okur Temsilcisi


“Ama” sözcüğünü oldum olası çok severim. Heptenci tutumlara bir isyan bayrağı gibi gelir “ama” bana. “Ama” deyince üzerinde durduğunuz olgunun ya da sorunun öbür yanını da göz ardı etmediğinizi gösterirsiniz. Gazeteciliğe de çok yakıştığını düşünürüm “ama”nın. Ne de olsa taraftarlığa yer olmayan bir meslektir gazetecilik. Muhalif duruş, eleştirel bakış, olmazsa olmazıdır mesleğimizin. Yazık ki, asaletine hayran olduğum o güzelim “ama” sözcüğünün “hapisteki gazeteciler” sorunundan söz edilirken de kullanıldığını gördüm geçenlerde. Bunca gazetecinin hapse atılmasına karşı çıkanlara “etik” hatırlatılıyor, gazeteciliğin geçmişinde etik sorunlar olduğu vurgulanıyordu.

Doğru, bu ülkenin gazetecilik geçmişinde (ve günümüzde tabii) etik dışı işler var! Gazeteci arkadaşlarımızın hapse atılmasını, yüzlerce gün hücrelerde tutulmalarını konuşurken “Ama onlar da etik dışı işler yaptılar” diyorsak, o meslektaşlarımızın hapse atılmasına teorik destek kazandırma çabası içine girmişiz demektir. Zira etik sorunlar, meslek örgütleri ve meslektaşlar arasında konuşulur; mahkemelerde değil. Biz gazetecilere düşen, “ama o”, “ama bu”, “ama şöyle”, “ama böyle” demeden hapisteki bütün gazeteci arkadaşlarımızın bir an önce özgürlüğüne kavuşmasını desteklemektir. Selam olsun elindeki kalemi, dilindeki kelamı yüzünden hapislere düşürülenlere...
 

Adalet Dağıtmayan Hukuk Ne İşe Yarar?

Serkan Demirtaş / Hürriyet Daily News Ankara Temsilcisi

Türkiye’de hukuk maalesef adalet dağıtmıyor. Ne etkin bir ceza yargılaması sistemine sahip ne de hükümet etkisinden uzak tarafsız bir yargıya… Bunu sadece biz değil, uluslararası bağımsız bir kuruluş olan Dünya Adalet Projesi de söylüyor. Projenin 2011 Hukukun Üstünlüğü Dizini’ne göre Türkiye, Etkin Ceza Adaleti kategorisinde 66 ülke arasında 48. sırada bulunuyor. Bu kategoriyi oluşturan faktörler ise suçların etkin soruşturulup zamanında hüküm verilmesi, ceza yargılaması sisteminin tarafsız olması ve hükümet etkisine açık olmaması ile sistemin sanığın hukuki usullere uygun (due process of law) olarak yargılanması olarak sıralanıyor.

Türkçeye “uygun hukuksal usul” olarak çevrilebilecek olan “due process of law” kavramı, belki de Türk yargı sisteminde eksikliğini en fazla hissettiğimiz evrensel hukuk ilkelerinden biridir. Yargılama usulleri açısından anayasal garantileri tanımlayan bu ilke, “hukuki esas ve usullere uyulmadan hiçbir kimsenin hayat, hürriyet ve mülkiyet hakkından mahrum bırakılamayacağını” da kapsar.

Umudumuz, Türk yargıçlarının da bir gün evrensel ilkeleri anlayacak noktaya gelmeleri ve artık “peşin cezaya” dönüşmüş uzun tutukluluk uygulamalarına son vermeleridir. Hürriyet, değil 1000 gün, bir gün için bile insanın en değerli hakkıdır… Bir gazeteci, bir yazar ve bir milletvekili olarak toplumsal gelişime katkı yapmaya çalışan Mustafa Balbay’ın -ve diğer “hukuk mağdurlarının”- hürriyetine kavuşması hukuki olduğu kadar vicdani de bir zorunluluktur.
 

Mustafa Okul Çıkışında Bekliyorum

Metehan Demir / Hürriyet Ankara Temsilcisi


Bugün Mustafa Balbay’ın, bir mesleki başarısının yıldönümünü ya da meslekte 40. yılını kutlamasına dair düşüncelerimi yazmayı tercih ederdim. Ama şimdi maalesef biz bugünü konuşuyoruz. Bugünü değil, aslında 1000 günü konuşuyoruz. Doğrudur, yargıda olan bir sürece kimsenin müdahalesi, etkisi söz konusu bile olamaz. Ama masumiyet karinesi gibi yüce bir hukuki tanımlama da yine yargının daima dayandığı ana noktalardandır. Yani yargı bağımsız derken, ona kimse etki edemez derken bu Mustafa Balbay’ın ya da benzer durumdaki herhangi bir kişinin hakkındaki iddialar ya da suçluluğu ispat edilene kadar yargısız infaz edilebileceği anlamına gelmez. Suçludur anlamına gelmez. Bu onun bin ya da binlerce gün Türkiye’nin en azılı şüphelisiymiş gibi karşıt örnekleri varken hapislerde çürütülmesi anlamına gelmez. Bugün burada gösterdiğimiz tepki bir gazetecilik dayanışması anlamına da gelmez. Bu herhangi bir kurum, kuruluş ya da yapıya karşı isyan anlamına da gelmez. Bunun üzerinden spekülasyonlar yaratıp hayali düşmanlıklarla, demagojik saldırılara da gerek yok. Durum gayet net. Bana göre yeni doğan çocuğunu ve 11 yaşındaki o şeker kızını çok özlediğinden dolayı evine kaçma şüphesinden başka bir yere kaçma şüphesi bulunmayan, daha fazla ağlamamak için delilleri mi yoksa kontrolden çıkan özlemini mi karartacağı konusunda ikileme düştüğüm sevgili Balbay, 1000 gündür orada. Kaçma şüphesi, delilleri karartma deniyor, bilmiyorum ama hiç de sanmıyorum. Derbi maçı yapmıyoruz. “Ama şunlar tutuksuz yargılanmak üzere salıverildi” deyip Balbay ve diğerleri de salıverilsin kolaycılığına kaçmayacağım. Ama şunu isteyeceğim; “Ey yüce yargının mensupları. Tabii ki suçlu varsa o da en ağır şekilde cezasını çeksin, ama o cezaevinde suçsuz olduğuna inanıp da bir dakika geçirmenin yıllar gibi geleceğine de eminim. Balbay veya diğerlerinin, kim olursa olsun, suçlu olup olmadığına siz karar vereceksiniz. Bu kararı verirken yargının empati yeteneği olabileceğini de gösterin. İnsanların geleceklerini, hayatlarını karartmayın.” Sevgili Balbay, seninle çocukları okuldan çıktıklarında aynı saatte çok beraber almıştık. Kızını çıkarken yine görüyorum. Merak etme. Seni en kısa zamanda çıkışta bekliyorum.

İLGİLİ HABERLER İÇİN TIKLAYINIZ;