Geçmiş ölür mü?

Öncesi ve sonrasıyla, mutlak bir “şimdi”nin içinde eriyip kaynaşan yaşamlar... Arda Çınarlık’ın yazdığı Zaman Düşümü; pişmanlık, yalnızlık ve anlamsızlık içinde çırpınan bir ademin, Dünya’nın tepesine, Doğu ile Batı’nın bir olduğu yere, zaman düşümsel karşılığıyla “bir” olarak çıktığı, zaman ötesi bir yolculuğunun hikâyesi...

07 Mayıs 2020 Perşembe, 15:22
Abone Ol google-news

Bilen bilir, geçmişle yüzleşmek öyle kolay meslek değildir. Bir sürü dertle beraber çuval çuval ölü çıkıverince karşımıza, bırakalım önümüzü, kendimize dahi göremeyiz. Sürekli bulanık halde yaşamak, sadece “güzel” anları hatırlamak ve tarif edilmez şekilde eksik hissetmek hep bundan ötürü olsa gerek.

Arda Çınarlık’ın yazdığı Zaman Düşümü adlı romanda da geçmiş, benzer bir konumda inşa edilmiş. Çınarlık’ın ikinci kitabı olan Zaman Düşümü A7 Kitap etiketiyle raflardaki yerini çoktan aldı ve okurunu beklemeye başladı bile.

ÖLÜLERLE YAŞAMAK

“‘İnsan ölüm karşısında ne kadar aciz, hayatta var olmak, aczin ıstırabını sürekli körüklüyor, yok olmak ise korkutuyor’ diye geçirdi aklından yarı uyur halde. ‘Keşke en başından hiç var olmasaydım.’”

Otuzlu yaşlarda, filoloji mezunu olan Alef, bir yandan doktorasına devam ederken bir yandan da çeşitli meseleler üzerine Osmanlıcadan çeviriler yapar. Cihangir’de, anneannesiyle dedesinden kalma bir evde tek başına yaşar ancak bu dışarıdan görüldüğü kadar cazip bir şey değildir. Çünkü bu ev tamamen geçmişe aittir; eşyalarıyla, anılarıyla, ölüleriyle. Öylesine geçmiştedir ki ev, Alef’in şimdiyi yaşamasına müsaade etmez.

Alef alışmıştır aslında bu duruma. Adına depresyon mu deriz, yoksa acı mı bilinmez ama üzerine çöreklenen bu hissi günlük yaşamı haline getirmiştir. Diğer bir değişle onun savunma biçimi de bu olup çıkmıştır.

Tam da bu yüzden geçmişle kurduğu ilişki, kişisel trajedisinin de ötesine uzanarak tarihe dokunmaya, o devri, dahası o devirdeki insanları, yani günümüzün ölülerini kapsamaya başlar. O da her fırsat bulduğunda eski mezarlıkları ziyaret eder.

Şahidelerin üzerlerindeki yazıları defterine geçirir ve kendini döneme dair düşünmeye kaptırır. Sonra da bu düşünceler döne dolaşa gelip kişisel hayatına, acı hatıralara dönüşür, bir süre sonra da ete kemiğe bürünür ve Alef’in kendisi olup çıkar.

Alef varoluşsal sancılarla yuvarlanırken, hiç beklenmedik bir zamanda Suna çıkıverir karşısına. Suna, Alef’in aksine ailesiyle beraber büyümüş olsa da tıpkı Alef gibi, sırlarla örülü bir geçmiş taşır sırtında. Ne var ki acıları da onlarla mücadele etme yöntemi de farklıdır.

“YAŞAMAK BAZEN SABIR İSTER”

“‘Anlamsız!’ diye yineledi; gözlerini kocaman açtı ve tekrar tekrar söyledi: ‘Anlamsız! Anlamsız! Anlamsız!’ Evet, Alef beklediği, arzuladığı epifaniye nihayet ulaşmıştı. ‘Anlamsızlık!’ Ona bugün takside musallat olan illetin müsebbibi herhangi bir şeyin haddinden fazla bulunması değil, bir şeyin hiç olmamasının sancısıydı. Olmayan şey anlam’dı.”

Alef ve Suna arasında başlayan ilişki ikisini de yakalarından tutup şöyle bir sarsar. Birbirlerinin yaralarına dokunmaya heveslidirler, yürümeyi yeni öğrenmiş çocukları andırsalar da ruh halleri yerli yerindedir.

Özellikle de Alef, ölülerle, ölümle ilişki kurmaya öyle alışkındır ki yaşayanlarla doğru düzgün bir iletişim kurmakta zorlanır ya da bunu tercih etmez. Hatta eski sevgilisi Funda, ara verdiği doktora bile “ölü” konumdadır; terk etmiş, terk edilmiştir. “Ölülerin” eşyalarıyla dolu olan antika dükkânın sahibi Cemal Bey’le sohbet eder sadece, o da ara ara.

Yani Suna, onun hayatındaki tek canlı şeydir ve Alef onunla nasıl ilişki kuracağını da pek bilmiyordur aslında. Ne var ki çatlaklardan su sızlamaya başlamıştır bile.

Alef ve Suna’nın bölümleri arasındaysa tarihte epey eskiye uzanarak Harun isimli bir dervişle Kızıl Reşad Reis’in hikâyesine gidilir ki bu, Kuzey Kutbu’na ulaşmaya çalışan bir yolculuğun notlarını saklayan sandığın devreye girmesiyle hepten değişmeye başlar. Hikâyenin gidişatına endeksli iç içe geçmeyen başlayan kurgu da bu ilişkiyi pekiştirerek alışılmışın dışında birtakım denemelere kapı aralar.

KELİMELERİN ÖMRÜ

Geçmişin ve ölümün çekişmesinde ilerleyen romanda Çınarlık’ın kullandığı dil de “eski” kelimelerle bezeli durumda. Dahası bu “ölü” kelimeler günümüz dilinin arasına serpiştirilmiş. Yani ne tam “eski” ne de tam “yeni”.

Zaman Düşümünü’nün hikâye çizgisi ve karakterlerin yapısı itibariyle değerlendirdiğimizde, Çınarlık’ın bu tercihini bir yere oturtabiliyoruz ancak bu sefer karşımıza keyifli mi keyifli bir tartışma çıkıyor:

“Eski” kelimelerle bugünü anlatmak ve anlamak ne derece mümkündür? Kelimelerin de insanlar gibi bir ömrü var mıdır? Bu ömrü oluşturan sosyopsikolojik, politik, kültürel koşullar ne derece yukarıdan aşağıya ne derece doğrusal bir ivmeyle hareket etmektedir? Düşünmekte, tartışmakta fayda var.

Zaman Düşümü üç farklı hikâyeyi bir potada eritmeye çalışan, geçmişe ve ölülere inat varoluşunun peşine düşen Alef’in serüvenini anlatıyor bizlere. Doğunun ve batının bir olduğu yere doğru ilerliyor sonra.

Zaman Düşümü / Arda Çınarlık / A7 Kitap / 216 s.