İki kültürün kavşak noktasında bir yönetmen

Fatih Akın, tıpkı diğer önemli yönetmenlerimiz gibi, Türk ve dünya sineması için önemli bir isimdir. Elitist olmayan, izlenir olmakla hikaye kalitesini dengelemiş ve kendi sesini bulabilmiş bir sinema yapma hedefindedir.

24 Kasım 2009 Salı, 10:53
Abone Ol google-news

Sanatsal üretimin pratikteki yansımasının, sancılı ve zor durumların beslediği bir süreçle ortaya çıktığı söylenir. Sanatçı belli ki bu yüzden biraz öteki, kaçık, dertli, suskun, hırpalayıcı, teamül gerektirmeyen, kontrolden uzak ve tam olarak  ‘yerli’ değildir. Bu yerli sözcüğünü olumsuzlamamdaki amaç elbette ki, sanatçının içine doğduğu ya da içinde yaşadığı gerçeklerle ilgili olmayışları anlamına gelmiyor. Sanatçı hep daha fazla ve daha başka duyan kişi olmasaydı,  olanı görünür kılan insan olma halini, bu kadar da doğal elde ediyor olamazdı. Zorluklar, nerede yaşadığından bağımsız olarak hissedilen gurbet hali, önce kendini sonrasında da tarihi aşıp duygusal olarak yükselme duygusu ve aşk; yüzyıllardır sanatçının yaşamla olan naif uzaklığının öncülleridir adeta…

Göç olgusu da, her anlamıyla sanatçının duygusunu kışkırtan bir ikilemdir. Göç olgusu üzerine düşünen, yaşamı boyunca yer değiştirmemiş dahi olsa göç duygusuyla yaşayan sanatçının ruhundaki bu çeşitlilik onu besler. Hep gidilmek istenen bir yol, yaşanmak istenen bir şehir, ait olunan veya geride bırakılan bir isim, kalmak ve gitmek arasında kurulan cümleler sanatçının tinsel anlamda derdidir veya sağaltımıdır. Dışarıdan bakmak, mesafe alarak değerlendirebilmek için, dışına çıkmanız gereken bir veya birden fazla durumunuz olmalıdır. İşte yer değiştirme isteğinin sanatçı için en büyük hazlarından biri de bu çoğalmanın kendisine kazandırdığını düşündüğü nesnellik olabilir.

Fatih Akın, göçmen bir Türk ailesinin Almanya’da doğan çocuklarından biridir. Almanya gibi, eğitim anlamında köklü bir geleneğin sürdüğü bir Avrupa ülkesinde, Akın’ın sosyal devlet anlayışının getirilerinden yararlanmayı bildiğini söylesek fazla ileri gitmiş olmayız. Zira, yeteneklerini geliştirebileceği olanakları yaratmayı başarmış bir yönetmen olarak Fatih Akın, Hamburg Güzel Sanatlar Akademisi’nde Görsel İletişim Bölümü’nde okuduğu sırada ilk kısa filmlerini çekmeyi başarıyor. Hatta bu kısa filmler ona ödüller getiriyor.

1998 yılında ilk uzun metraj filmi Kısa ve Acısız’ı çekiyor. Son derece gerçekçi bir anlatımla çekilmiş bu filmde Fatih Akın, ilk film olmasına rağmen bence sezgilerini ve eğitimden gelen dramatik altyapıyı da filminde hiç de fena kullanmıyordu. Bu durumda, göçmen olma olgusunu filmlerinde işlemeyi tabi ki sürüdürüyordu Fatih Akın ama bunu yaparken kendiliğinden gelme sıcak, tesadüflerin süslediği, klişelerin kolayca ağına düşmeyen bir anlatımla yapıyordu.

Temmuz’da filminde “kaderin” önemli ölçüde yeri vardı. Şu an’ı belirleyen kader, öfkeye de mutluluğa da kendi sonsuz dünyasında yer açabilecek bir kavramdı. Bol ödüllü film, bu ikircikli ve tepkisel hallerin simgelere dönüşmesine özlemle değiniyordu. Duvara Karşı filminde yönetmen ve senarist olarak önemli bir çıkış yakaladı. Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülünü, Metin Erksan’ın Susuz Yaz filminden yıllar sonra kazanan ikinci Türk yönetmen oldu. İkinci kuşak Türk gençlerinin çevreleriyle yaşadıkları çatışmalardan yola çıkan filmde aşk,  hikayedeki çıkmaz noktalardan biri olarak melodram unsurlardan keyifli biçimde yararlanmıştır. Trajik olanı anlatırken durduğu noktada hep hüzünlü bir gülmece durumu, bir parça mizah olduğu gibi, gülerken ağladığınız iç içe hallerin ve duygu durumlarının yansısını, Fatih Akın’ın yönetmen olarak sahip olduğu görüş alanında bulabiliyorsunuz. Politik veya çok felsefi değil ama toplumsalın içinde kendisine özgü bir bireysellikle bu gücü yakalayabiliyor. Çok sıradan bir halin, delirmişlik düzeyine veya ötekileştirilmişlik çizgisine sürüklenişine, adım adım hatta tesadüflerin etkisiyle yaklaşmasını görüyoruz filmlerinde.

Senaryosunu kendisinin yazmadığı ama yönetmenlik deneyimi olan, yine bir göçmenlik izi taşıyan Solino’da kendi duygularını yönetmenlik düzeyinde senaryoya akıttığını söylemek mümkün görünüyor. Kebab Connection, Yaşamın Kıyısında ve belgesel olarak çektiği İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçmek filmlerinde de bir parça sıkışmışlık, yalnızlığın getirdiği bedelli bir özgürlük, çok renklilik, karakterlerdeki sessiz isyan ve çatışma göze çarpıyor. Yaşamın Kıyısında 2007'de Cannes'da en iyi senaryo ödülünü de kazanmıştır. (Tuncel Kurtiz’in filmdeki oyunculuğuna şapka çıkarmamak da mümkün değil). Ayrıca son dönemde Chiko filminin de yapımcılığını üstlenmiştir. Yapımcı, senarist, yönetmen kimlikleriyle farklı zamanlarda sinema gözünü ve deneyimini geliştirmekte olan Fatih Akın’ın son filmi Soul Kitchen da Kuzey Almanya Film Ödülü'nü kazandı. Yönetmenliğini üstlendiği, senaryosunu da Adam Bousdoukos ile birlikte yazdığı filmde, senaryo kategorisinde ödül kazanması, bir sinemacı olarak onu daha da motive etmişe benziyor.

Fatih Akın, tıpkı diğer önemli yönetmenlerimiz gibi, Türk ve dünya sineması için önemli bir isimdir. Elitist olmayan, izlenir olmakla hikaye kalitesini dengelemiş ve kendi sesini bulabilmiş bir sinema yapma hedefindedir. Geleneksel değerlerle, değişmesi gereken alışkanlıkların arasındaki çizgiyi sinemasında ardıl bir kuşak olarak titizlikle çizmektedir. Çıkış noktasından itibaren tür ve anlatım yöntemleri olarak kendisini aşmak ve gelişmek eğilimi hissedileceği bence tartışılmamalıdır bile… Fatih Akın sinemasının her daim yolu açık olsun…