Kaybolan vicdan günlerinde sorular!

2. Yalnız kalmanın iki türü vardır: İnsanlı yalnızlık, insansız yalnızlık! İç içe geçer bu durum. İçinde kök salan yalnızlığa çare bulmak için bıkmadan, inatla soru sormaya başlar kişi. Sorular tehlikelidir. Başkaldırmak için birinci yoldur. İnsan ilkin içindeki başkaldırı arzusunu fark eder, ardından bitmek tükenmek bilmeyen tutkuyla, susamış biçimde sormaya koyulur...

08 Nisan 2020 Çarşamba, 18:21
Abone Ol google-news

1.

Kapana kısılmış gibi, soluk alamaz halde, pencereden görünen uzak dünyaya merakla ve hasretle baktığımız günler. “Yeniden yaşama dönebilecek miyiz?” diye düşündüğümüz, eski sıradan, mutlu saydığımız günlerin hayalinde geçirdiğimiz saatler! Sahi “dün”, günlük, olağan eylemlerimizi yaparken özgür müydük? Yoksa, elimizde olanın değerini, ancak yitirince kavradığımız için,  pek matah olmayan o yakın zamanı özgürlük mü sanıyorduk? 

Elini cebine koyup, ıslık çalarak, denize bakıp, martılara simit atmak elbette özgürlüğün bir parçası; ancak, sadece bu kadarıyla yetinir mi insan, kalan her ne varsa “kader” deyip geçebilir mi? İnsan bir kez düşünmeye koyuldu mu, bundan azına razı olmak mümkün müdür? Sahi, düşünmek sanıldığı kadar kolay mı? 

2.

Yalnız kalmanın iki türü vardır: İnsanlı yalnızlık, insansız yalnızlık! İç içe geçer bu durum. İçinde kök salan yalnızlığa çare bulmak için bıkmadan, inatla soru sormaya başlar kişi. Sorular tehlikelidir. Başkaldırmak için birinci yoldur. İnsan ilkin içindeki başkaldırı arzusunu fark eder, ardından bitmek tükenmek bilmeyen tutkuyla, susamış biçimde sormaya koyulur. İçinde tuttuğun soru tehlikeli değildir, ne zaman dile gelirse denge bozulur. Erdemli olma yolunu seçen kişi sorulara sarılır. “Anlamlı” bir yaşam sürmenin yolu soruları yüksek sesle sorma cesaretinden geçer, her tür yalnızlığın kapısı böylece aralanır. 

Sokrates: “Ben sizin için uyarıcı bir eleştirmenim. Sizi direşken kınama ve susturmaları ile harekete götüren, düşüncelerinizi durmadan mehenke vuran ve bildiğinizi sandığınız şeylerin gerçekte cahili olduğunuzu göstermeye uğraşan bir eleştirici. Her gün dinlediğimiz konuşmalarımda ortaya koyduğum sorunlar, tartışılması insanlık için en büyük iyilik olan konulardır. Böyle konularda mehenke vurulmayan bir hayat da yaşanmaya değmez.” der.

3.

Düşünürlerin temel mücadelesi insanlığı din adamlarının elinden kurtarmaktır. Hristiyanlığın “özgür düşünce”yi masallarla tutsak ettiğini bilen Voltaire, geniş kitlelerin gönüllü boyun eğişi karşısında elbette öfkelenir. Hangi terazi ile tartacaktır kişi erdemli olma arzusunu? Masallarla, söylencelerle yaratılan tanrıdan merhamet mi dilenecektir, yoksa “özgür” olmanın kilidini açacak olan bilginin peşine mi düşecektir Bir kez düşünmeye başlayan kişi bundan vazgeçemez, unutamaz: Aklın yerle bir ettiği tüm inançlarla savaşmak zorundan kalır.  

Voltaire: “Cellatlâr eliyle korunan ve her yanı alevli kütüklerle çevrilmiş bulunan saçma ve kanlı bir dini yeğlemek için insan kör olmalıdır; öyle bir din ki, onu ancak onun sayesinde etkinlik ve servet sahibi olanlar beğenir, dünyanın yalnız küçük bir bölümünde kabul edilmiş olan bu dini yalın ve evrensel bir dine yeğ tutmak için insanın kör olması gerekir.” der.

4.

Thoman Paine Rights of Man (İnsan Hakları) adlı eserinde der ki: “Hoşgörü kavramı, hoşgörüsüzlüğün karşıtı değil, sahtesidir. Bunların ikisi de istibdat biçimleridir. Biri, vicdan özgürlüğünü kendine sakladığını, ötekisi ise onu başkalarına da bağışladığını ileri sürmektedir.” diye yazar.

Birine, onu hoş gördüğünü söylemek/hissettirmek kibirli olmanın en belirgin göstergesidir. Varolan konumu her neyse; kalabalıktan gelen güçle kendini haklı saymak örneğin, bu kibri besler. Dilerse karşısındakini yerle bir edeceğinin göstergesidir hoşgörü. Bir saltanatın ifadesidir. Acıma duygusuyla eşdeğerdir, belki daha kötüdür. Birine: “Sen benimle eşit değilsin, ben senden üstünüm” demenin en kötücül yoludur. 

Birini hoşgördüğünü söyleyerek, geniş kalabalıkları kendine hayran bırakan kişi, onları yönetmenin, egemen olmanın gereğini yapmıştır. Her iktidar, güç sahibi ona hizmet ettiği müddetçe bir miktar hoşgörülü davranır, buna teşne kimseleri de bulur. Hoşgörüye boyun eğmek, teslimiyetin, tutsaklığın en korkunç halidir. Düşüncesinden emin, söylemekten çekinmeyen kişi, hoşgörü sahibinin yüzüne tükürmelidir!

5.

Bir işe yaramak, sürekli fayda yaratmak kutsanır; kim koyar bu ölçüyü, ömrü, sürekli benzer eylemleri yineleyerek sürdüren insan için karantina günleri yepyeni bir olanak sağlar; o geç kalınmış soru gelir çalar kapısını: “Yaşamın anlamı nedir?”

Sanılanın aksine birçoklarının yolu bu soruya düşmeden, yaşamı sonlanır. İnanmak, kabullenmek türü kolaycılıklara teslim olunca zaman çoğalır, ömür uzar gider. Ya özgürlük? Özgürlük sanısı ile, özgürlük arzusu, onu anlama çabası arasında derin uçurum vardır.

Milton: “Bütün diğer özgürlüklerden önce, bana öğrenme, söylem, vicdan ve serbestçe tartışma özgürlüğünü verin.” der.

6. 

Siyasal iktidarı elinde tutanlar, Tanrıya yaslanarak edindikleri gücü yitirmemek için, yeniden bir Tanrı inşasına gireceklerdir.

Ancak erdemli yaşam sürülmeye değerdir. O halde “Tanrısız Vicdan”a gereksinimimiz var. Oysa “Vicdansız Tanrı” günlerindeyiz.  

7.

En büyük kaybı verdik, artık vicdan yok!