Lezzet, paylaşmaktır... Y. Bekir Yurdakul'un yazısı...

Hayatı anlama, yorumlama, kıymetlendirme yolculuğuna masallarla çıkalım isteyen Judith Liberman; kilitli kapıları açıyor, yüksek duvarları etkisizleştiriyor, insanı insanla, üstelik unutturulmaya yüz tutmuş değerlerimizi incelikle anımsatarak yeniden buluşturuyor. Doğayla barışık bir yaşam özlemiyle de fotoğrafı tamamlıyor.

03 Nisan 2021 Cumartesi, 00:01
Abone Ol google-news

Masal Terapi, Masallarla Yola Çık, Önce Hayal, Bir Masal İyi Gelir yapıtlarıyla okumalarımıza ve düş dünyamıza yepyeni sevinçler katan Judith Malika Liberman bu kez olmazsa olmazlarının uzağına savrulmuş, yaşamının renkleri solmaya yüz tutmuş bir köye götürüyor.

Çocuklarımız için kaleme alınan, şarkıların da eşlik ettiği Taş Çorbası’nı, bana sorarsanız önce büyükler okumalı hem de döne döne hem de “Ne yapıyoruz ki varlık içinde yalnızlığımız her geçen gün artıyor?” sorusu eşliğinde Liberman’ın açtığı kapıda kol kola girerek...

Okuru, daha kapakta, Zeynep Özatalay’ın sıcacık yorumu karşılıyor; güzelim sokak hayvanları, kuşlar; meraklı, sevecen, halaya durmaya hazır bakışlarla bütünlüklü bir yaşam anlayışı...

Kapağı açıyorsunuz ya da parmaklıklı ahşap bahçe kapısının mandalını kaldırıyorsunuz: İşte bahçedesiniz! Sarı zeminde, çorbanın aracı gereci kendini anımsatıyor sanki. Özatalay’ın zeminde sarıyı tercihi de boşuna değil: Ne varsa kullanılsın, unutmayın e mi, diyor. Ve hikâye başlıyor.

BÖYLE DEĞİLDİ HAYATIMIZ

Gün günden çoğalıyor kapıları çivilenmişçesine kilitli, duvarları her yıl biraz daha yükselen evlerimizin sayısı. Ve uzağa düşüyor insan insandan... Bu gerçeğe karşın, söze, “Köy var, köy var... Bazı köylerde her evin kapısı açık...” diye girerek umudun ışığını tutuyor üstümüze.

Ardından “Paylaşılan emekler, alt dallardaki kirazlar insanların, üst dallardakiler kuşların...” diye sıraladığı üç tümceyle de epeydir unutturulmaya yüz tutmuş, özlediğimiz bir hayatı anımsatıyor.

Anlatının ilk penceresinden bakarken hayata, Liberman’ın sözünü ettiklerinden ne çok köy düştü aklıma!.. Onlardan ikisini olsun bir anımsatayım istedim:

Biri İzmir’in Çaltılıdere’si...

“Adı ne güzelmiş!” dedim tabelayı görünce. “Adı güzel ama hikâyesi de bambaşkadır.” dedi dostlar. Tanrı misafiri kabul etmezler, “Susadıysan işte dere, acıktıysan başka yere, yatacaksan geldiğin yere...” derlermiş. Hâlâ böyle midir, bilmem ne ki sınamaktan çekinsem de birçok kez dinledim bunları; demem o ki namı yürüyor köyün.

Öteki Kayseri Yeşilhisar’ın Güzelöz’ü (Maucan’ı). Ağustosun sıcak mı sıcak bir gününde, güneş tepeden aşağı dönerken varmıştık çıplak üç tepe (tepelerde doğal kuş yuvaları) arasına sığınmış Güzelöz’e. Köyün ortak fırınının yandığı günlerden biriymiş ve fırında kuru fasulye ve sarma pişmiş. Yanında da bulgur pilavı. Kendilerine göre hepsi. Amcaoğlu Kemal, biz; maaile, çocuklarla yedi kişiyiz. Bir sofra ki otuz yıldır durur aklımda. Üstüne de tavşankanı çay!

LIBERMAN’IN KÖYÜ

Liberman’ın anlatısı beni hangisine götürecekti?

Varlıklı mı varlıklı ama her yer kilit-duvar, sokakta köpeklerin yalnız dolaştığı, kuş sesleri kısık bir köydü burası. Şair Özdemir Asaf’ın “Azalır acılar paylaşıldıkça çoğalır sevinçler” dizeleri aklımda, sokuluverdim işte bu varken yok köyde ilk evin kapısını çalan gezginin yanı başına.

“Bir tas çorba, bir bardak su, bir de kıvrılıp yatacak köşe bir geceliğine...” hepsi bu istediği gezginin ne ki tencere kaynar, fırından taze ekmek kokusu yükselirken Fazilet teyzenin olanı ancak kendineydi.

Kalın yüksek duvarlar, birbirine kapalı kapılar ardındaki yalnızlığı fark edince gezgin, Fazilet teyzeyi kendi sofrasına davet etti. Taş çorbası içmeye...

Nadir, o da ancak gezginlerde bulunur bir taşla yapılırdı bu çorba; içen bir daha ister içtikçe çoğalırdı. Neyse ki gezginin heybesinde vardı bir tane o nadir taştan. Şimdi bir kazan, biraz da su gerekecekti. Meraklanan Fazilet teyze, görmek ve tatmak isteyince taştan pişecek aştan hemen veriverdi kazanı; böylece kuruldu küçük bir ocak, şenlendi köy meydanı!

Aslında güzel mi güzel bir Anadolu geleneğidir “ne varsa sofrada paylaştık işte...” yaklaşımı. Dar zamanda çok ve özel bir şey hazırlanmamış görünse de donanmıştır sofra. Dahası “Misafir kısmetiyle gelir.” çoğalır ambarda kilerde ne varsa. Çocukluğumdan bu yana ne çok tanık olduğum “Kimse kimsenin kısmetini yemez!” inanışını da iliştireyim şuracığa.

AŞUREDE SAKLI OLAN

Aşureyi anımsadınız mı? Topraktan ve birbirinden umudunu kesmeyen insanın mutfakta kilerde ne kalmışsa katıp karıştırıp ortaya çıkardığı belki son ama enfes tatlının hikâyesini bilmeyenimiz yoktur. Elbette o hikâyenin sonunda olanları da... Küçüklü büyüklü kâselerle paylaşılmıştır o son aş da... Aslında aşurenin tadı tam da bu paylaşımda saklıdır.

Gezginin, köyün ortalık yerine kurduğu kazanında, kısa sürede o birbirlerini unutmuşların -elbette büyük sevinç duyarak çocukların- da katılmasıyla döne döndüre kaynattığı taş çorbası neden tadına doyulmaz bir aşa dönüşmesin ki! Çünkü “taş çorbası da hayat gibidir, paylaştıkça lezzetlenir.”

Soframızda kimse yoksa, çalınmıyorsa kapımız, kalmışsak bir başımıza hangi lezzeti duyumsarız en sevdiğimiz yemekten bile?

EDEBİYATIN GÜCÜ

Geleneksel bir masalı sakin, yalın diliyle bize yeniden anımsatan, armağan eden Liberman; gezginin (geleneksel anlatının) “Nasıl insanlarsınız siz, paylaşmak nedir bilmezsiniz?” çığlığını yazınsal bir inceliğe taşıyarak hepimizi yeniden düşünmeye çağırıyor.

Aslında masallar bizi bir yanıyla unutulmaz anlarımıza taşırken bir yanıyla da unutturulmaya yüz tutmuş yaşama sevinçlerini anımsatır hatta onları sinsice örten tozlu örtüleri kaldırıp atmaya çağırır. Edebiyatın gücü de burada saklıdır.

Liberman; şarkılı masal Taş Çorbası’nı Burgazada’nın çocukları Maya, Masal, Akira, Arin Pera, Rubar ve Mirabelle’e ithaf etmiş. Ben bu masalı, kendimi o çocukların arasında duyumsayarak okudum. Siz de öyle yapın... Üstüne de eşsiz bir muhallebi ister, onu da siz yapacaksınız! Nasıl mı? Kitapta onun da tarifi var.

Taş Çorbası / Judith Malika Liberman / Resimleyen: Zeynep Özatalay / Redhouse Kidz Yayınları / 40 s. / 4+ / Şubat 2021.