Mülteci okur, münzevi usta!

Yaşam ve ölümün sayısız ihtimalle yolundan sapan, ama asla farklı sonlanmayan, şuurlu insanın tüylerini ürperten çıkışsız döngüsüne, geçmişle geleceğin durmadan yer değiştirdiği kovalama haline kalemini adamış bir yazar Burhan Sönmez. Beşinci romanı Taş ve Gölge de (İletişim Yayınları), eksene yerleşen mahir mezar taşı ustası mülteci Avdo’nun çevresinde içe dönen bir sorgulama ve anımsama haliyle gelişiyor.

22 Mayıs 2021 Cumartesi, 00:03
Abone Ol google-news

Fotoğraf: CAN EROK

BELLEĞİN PEŞİNDE

Önceki romanı Labirent’in ardından İletişim Yayınları’ndan yayımlanan yeni romanı Taş ve Gölge’de de belleğin peşinde Burhan Sönmez. Fakat bu kez unutulmamış, dün gibi anımsanan bir bellek söz konusu olan. Karış karış coğrafyada; önlenemez, geri getirilemez bir hızla akıp giden zamanda acılarla yoğrulan bir bellek.

Taş ve Gölge, mahir mezar taşı ustası Avdo’nun eksene yerleştiği bir yaşamlar ve yakın tarih silsilesi. Bir “gavsono” Avdo: Süryanice - ve bildiği tüm dillerde - mülteci. Yaşamla ölümün keskin sınırının tam üzerinde, mezarlıkta yaşamayı tercih eden bir münzevi.

Nakış gibi işleyeceği mezar taşları için, - kaba ya da zarif - nakış gibi işlenmiş yaşamlarına bakıyor insanların. Son işi için kendi güncesinde kaybolmuş birinin güncesinde kayboluyor. Bu esnada farklı coğrafyalara, farklı zaman dilimlerinde ya çocukluğu tarafından kovalanıyor ya da çocukluğu kovalıyor onu.

Avdo’nun hayatında, yaşamanın getirisi canhıraş siyasi atmosferlerin, politik gerçekliklerin içinde salınıyor Sönmez; böylece bu geniş öyküde ileri geri giderek sonsuz bir hareket kabiliyeti sağlıyor kendisine.

Gerek de var buna, nihayetinde bir mültecinin yersiz yurtsuz hikâyesi bu. Tam da bu nedenle okur için akla - ve yazar için - kaleme yatmayan şey, böylesi bir kimsesizliğe doğrusal zamanda tanıklık etmek belki de.

BİZ KİMİZ VE NEREDEYİZ?

Sönmez’in akıcı anlatımına karşın tüm yan hikâyeleriyle, son derece yoğun bir dram bu: Taşranın kısıtlayıcılığından ve devletin şiddetinden kaçanlar, kaçarken ya toprağa ya dört duvar arasına esir düşenler; kim olduğunu hatırlayamayanlar, kim olduğunu unutamayanlar…

Dolayısıyla metin içinde bir soluklanma, sakinleşme köşesine ihtiyaç var. Bunun için mezarlığı tercih ediyor Avdo ve Sönmez. Onlar taşların, ruhların ve bir pınarın ötesinde; biz de sayfaların ötesinde, kesin bir sınırın sonsuz geçirgenliğinde süzülüyoruz ruhlar gibi.

Bu süzülme hali aslında okuru da “Avdo”laştırıyor. Zira süzülen her şey gibi, biz de kimsesiz ve yersiziz burada: Avdo’ya en yakın ve ondan en uzak. Yakın tarih sayfalarında kimi zaman gazinolarda, kimi zaman mahpuslarda; kimi zaman köylerde kimi zaman bir çarşı ağzında. Sahi, biz kimiz ve neredeyiz şimdi, bu kimin hikâyesi?

Taş ve Gölge, bilemeyeceğimiz ama bilme isteğini kolayca söküp atamayacağımız gerçeklere sürüklüyor bizi. Mezarlığında soluklandığımız bu anlatıda, koca coğrafya boyunca bir taş, koca tarih boyunca bir söz arıyoruz mezarımızı taçlandırmak için.

Ürkütücü gelebilir kulağa. Yine de zor ama imkânsız değil bu zanaat için kollarını sıvamak. Nihayetinde işi ustasından öğrendik ve şunu biliyoruz: Mezar taşı da kendisinden yontuluyor insanın.