Nereden başlasam, Van

Van gezisi, biraz merkez, biraz kale ve iki saat de müze görerek olmuyormuş. Öyle detay keşifler var ki, insan ancak defalarca gidip p sıkı mesai harcadığı zaman vakıf olunuyormuş.

13 Mart 2021 Cumartesi, 15:59
Nereden başlasam, Van
Abone Ol google-news

Bu kış en çok ziyaret ettiğim şehir Van oldu. Bu koşullarda dahi üç kere gittim. Uzak köylerine, ilçelerine, yeni açılan lokantalarına, denizine, insanına, mutfağına hayran oldum. Kültürüne, havasına çok alıştım. Neredeyse “Vanlıyam, şanlıyam/kılıcı kanlıyam/özüm sözüm birdir/ben bu yurda bağlıyam” türküsünü  duyunca gözümden yaşlar boşanacak, o derece benimsedim.

Van gezisi, biraz merkez, biraz kale ve iki saat de müze görerek olmuyormuş. Öyle detay keşifler var ki, insan ancak defalarca gidip p sıkı mesai harcadığı zaman vakıf olunuyormuş. Bu kış bunu öğrendim: Van, görünenin çok ötesinde bir vakur, bir güzellik barındırıyor. Zaman ve sabırla bu masalsı manzaraların perdesi aralanıyor...

Geçen hafta yine Van’daydım. Erçek köyüne gittim, gerçi şimdi mahalle olmuş. Köy okulu yeni açılmıştı, sınıfa davet ettiler. Öğretmenlerle tanıştım, çok sevimli ikinci sınıf öğrencisi Abdülvahap’la sohbet ettim. “Okulumu dünyalar kadar özledim” dedi Abdülvahap. Babası inşaat işçisi. Dört kardeşler. Nasıl güzel bir çocuk, öyle “ah canım, ne şeker” falan değil, öpe koklaya sevmek istedim. “Öğretmenim gibi ben de öğretmen olmak istiyorum” dedi. Berrak, parlak gözleri nasıl bir ışık saçıyor, nasıl bir güzel enerji. İçimden hem ona hem tüm okulun bütün öğrencilerine dua ettim, şans diledim. Rahmetli annem bir yere gitmeden evvel “Allah karşına güzel insanlar çıkartsın” derdi. İnsan biraz tecrübelenince, yaş alınca, böyle duygusal oluyor işte. Bütün çocuklara hayat yolculuğunda güzel, iyi insanlarla şanslı karşılaşmalar diledim. Elimden gelen sadece bu iyi dileklerdi. Şans, kader, çalışkanlık, azim gibi kelimeler zihnimde uçuştu durdu sonra da. Yüreğime kocaman bir taş oturdu da, niye olduğunu anlayamadım.

YE BABAM YE

Aman hep böyleyim işte; bazen eğlenceli bir adam oluyorum, sonra hop öbür yanım hicaz çıkıyor ortaya. Ayhan Sicimoğlu narsisizminin onda biri bende olaydı keşke. Niye görürsün bu kadar, niye irdelersin diyorum her seferinde. Yok, ille o detayları hassas terazide tartıp hayatın şifrelerini çözeceğim...

Halbuki bakın ne güzel şeyler de yaşadım. Ne güzel insanlarla tanıştım, kış günü Van gölünde yüzen bir genç doktor sayesinde buz gibi suya girdim. Pırıl pırıl bir günde haklı olarak “deniz” dedikleri Van Gölü’nde açıldım. Erçek gölünde kuşları seyredip hiç gelmeyen flamingoları bekledim. 

Evet bunları anlatayım biraz. Önce de yemekten başlayayım. Hatta kahvaltıdan. Artık ünü tüm Türkiye’ye, hatta bazı yurtdışı temsilciliklerine, Ortadoğu ve Balkanlar’a kadar uzanmıl olan Van kahvaltısıyla güne merhebe dedim.

Masada yüz çeşit mi küçük kase vardır acaba? İçinde herşey; aklınıza gelebilecek herşey var. Hadi iki çeşit peynir, zeytin, domates, yumurta, olsun olsun poğaça, börek türü bir şey. Yeter. Gerisi bana göre ziyan. Yasaklanmalı, kaldırılmalı. Bu kadar yemeği israf etmenin ne lüzumu var, açık büfeyi masaya kurmanın anlamı ne, bir hala çözemiyorum. Hayır, tabii lezzetli ama gereksiz. İnsan ihtiyacından çok fazla da yiyor ayrıca. Gerçekten çok iyi yerler var. Bak Hele Bak, Sütçü Kenan gibi. Hadi bir kere gidilir, ama bana fazla.

Kebapçılara gittim, Erzurum cağ kebabını süper yapan Erkoç’ta ilk kez çac kebabını bu kadar yumuşak ve lezzetli yedim. Ama asıl söylemek istediğim şey başka. Artık Van’da da bir başka arayış var. Van Manceli diye bir restoranın sahibi Adem, süper tatlı bir adam, “vizyonumuzu füzyon ile birleştirdik” dedi. Kurumuş ağaç dallarını boyamış, kenarlarından şık ampüller sarkıtıp resmen tasarım avizeler asmış mekanına. Ortağıyla beraber canla başka çalışıyorlar. Sunum çok özenli. Yine “baştacısın, başım gözüm üstüne” deniyor; ama doğulukla birlikte bir beynelmilel kalite yakalama girişimi başarılmış. Kurut, sengeser, keledoş gibi yöresel yemekler, farklı bir şekilde geliyor masaya. O ayran aşı çorbası, içtikçe içiliyor; o kaşık tatlısı ağızda adeta eriyor. Bir de Adem ve ortağının tutkusu, mekanın her datayında kendini gösteriyor. 

VAN MÜZESİ YENİ YERİNDE

Urartu Kralı Sardis’in MÖ 8. yüzyılda yaptırdığı Van Kalesi, şehri tepeden izlemek için, kendinizi biraz dinlemek için, hafif yokuş yukarı yürüyüş için çok uygun bir nokta. Ama eskiden şehir merkezinde, oldukça küçük ve özensiz olan bir Van Müzesi vardı. Şimdi, kalenin eteklerinde yapılan, dışı aynalı, süper modern duran yeni binasında. Devasa bir müze. Saatlerce çıkılamıyor dışarı. Bir de işini çok seven, her ürünün hikayesine son derece hakim bir müze müdürü var. Canlandırmalar, paleolitik, tunç dervri, Urartular dönemi eserleri falan, aklımı oynattım. Beş bin yıl önceki yaşamın da kaba hatlarıyla bugünkü hayatımıza benzediğini görmek farklı bir his. Geldin, yedin, içtin, çalıştın, öğrendin, üredin, hastalandın, öldün, gömüldün. Hayat bu döngüden ibaret. Farklı anlamlar yüklemeye çalışmak, nasıl da beyhude bir çaba. Van gibi birçok uygarlığa evsahipliği yapmış bir şehirde bunları görüyor insan. Doğu Anadolu’nun yıldızı, Urartular’ın başkenti, o zamanki ismiyle Tuşpa; sonrasında Medler, Persler, Bizanslılar’ın şehri. Anadolu Selçuklu dönemiyle de Türkler’e geçti. Ne eserler verildi, ne hayatlar yaşandı. Şimdi kalanlar, müzede gördüklerimiz. Kaçırlılan paha biçilemez eserler de, Berlin ve Kudüs müzelerinde sergileniyor. Hem de hiç utanç duyulmadan, alenen “çaldık ve bakın bunlar burada” diyerek,i herkeslere gösteriliyor.   

O YANIM KEÇE, BU YANIM KEÇE

Meher Kapı, görülmesi gereken çok özel bir yer. Tanrı Haldi’nin bir ışık demeti içinde bu kapıdan çıkacağına inanıldığı için bu isim verilmiş. Meher, aydınlatan anlamına geliyormuş. Üzerinde bir yazıt var. Herhalde ulvi birşeyler, bir duadır falan diye aklımdan geçmişti. Meğer hangi tanrılar için hangi hayvanların kurban edileceği yazılmış. 

Vanlı genç kızlar, Meher Kapı’dan ve bazen de Van Kalesi’nin yamaçlarından aşağı doğru kayarlarmış. Bahar aylarında, haftalın belirli bir gününde. Daha doğrusu evlenmek isteyen genç kızlar. Kayarken de “o yanım keçe, bu yanım keçe; elime helal süt emmiş bir vali geçe” diyerek hayırlı izdivaç dileklerini dile getirirlermiş. Şimdi yapan var mı diye sordum, yakın geçmişte hala görenler olmuş...

Neyse, peynirciler çarşısında otlu peynirlerden çeşit çeşit alabilirsiniz. “Savat” gümüş işçiliğinin nadide örnekleri de ilginizi çekebilir. Van halıları ve kilimleri de çok ince bir işçilik ürünü. Geometrik veya hayvan desenleri, kullanılan renkler, boyalar, çok hoş. Bir de kilim ve halı arası bir modeller var, onlar özellikle çok ilginç.

Yazacak ne çok şey var daha. Akdamar Adası, nereden başlasam... Hadi anlatmayayım da başka bir yazı olsun. Canım yer ziyan olur sonra. Ama Yüzüncü Yıl Üniversitesi kampusu içinde bir kedi evi var. Aman yarabbi, bir kedi cinsi bu kadar mı güzel ve sevimli olur böyle. Pandemi koşullarında kedilere dokunmak yasak. Televizyon programı çekimleri bahanesiyle iki saat yavru kedilerle oynadım. Kendimden geçtim. Güzelin kahrı çekilir derler. Biliyorum, hiçbir hayvanın bakımı az değil, sorumluluğu kolay değil; ama eve bir kedi daha çok yakışır dedim kendi kendime...