Oyunculuk maymun iştahımı törpülüyor

Ezel dizisinin "Kerpeten Ali"si Barış Falay, televizyon dizilerinin yarattığı "popüler" dünyanın dışına taşmaya çalışan bir oyuncu. Bir yandan yaptığı işin getirilerini hazmetmeye çalışıyor, diğer yandan kendine özel bir yaşamı kurmaya. Arada sıkışıp kalmaksa ona göre işin en acımasız tarafı.

20 Haziran 2010 Pazar, 07:40
Abone Ol google-news

Barış Falay, yarın sezon finalini yapacak Ezel dizisinin Kerpeten Ali'si. Geçtiğimiz bölümlerde vurulduğunda öldüğünü sanan seyircinin ayaklanıp, bangır bangır diziye geri istediği karakteri canlandıran oyuncu. Aslında çıkışı tiyatro olsa da tanınması dizilerdeki “kötü adam” rolleriyle oldu Falay’ın. Hep, yaşadığı ülkenin toplumsal durumunu fon olarak kullanabileceği rolleri seçiyor. Bundan da çok keyif alıyor. Bilgiyi çok önemsiyor, hislerine de güveniyor. Bu anlamda çıktığı yoldan hiçbir zaman da pişman olmamış. En büyük derdiyse akıp giden zamana tutunamamak. Haftanın altı günü, 20 saate varan çalışma koşulları, Kocaeli Şehir Tiyatroları’nda sezon içinde sahneledikleri oyunları, aile ve sosyal hayatıyla, yoğun bir dönemden geçiyor. Şimdilerde çok hızlı bir hayatı yaşıyor olsa da ilerde bir gün bir sahil kasabasında yaşamı da düşlüyor.

- Kerpeten Ali vuruldu, ortalık ayağa kalktı. “Babamı keserim” diyen de oldu, “Ezel'i bir daha izlemem” diyen de. Bu kadarını bekliyor muydunuz?

- Şanslı bir oyuncuyum herhalde. Seyirci beni seviyor. Genel anlamda çıkaracağım rolün önüne kötü ya da iyi adam kavramını koymaktansa, onun özellikleri ve zaafları neler diye bakıyorum. Sanırım o yüzden de karakterler, salt kötü diye değerlendirilmiyor. İzleyicinin kurduğu empati de artıyor. Çünkü herkesin zaafları vardır. Ali eğlenceli de bir karakter. Bu da zaaflarını daha kolay kabul edilir kılıyor.

- Bu rol sizde nasıl bir karşılık buldu?

- Hayattaki supleksimi geliştirdi. Yüksek ve hızlı yaşayan bu adam benim de daha hızlı düşünmemi sağladı. Hayat da hızlanıyor zaten. Hızlandıkça da her şey çabuk tükeniyor.

- Aliye’deki Müco ile sevildiniz, Kerpeten Ali ile de büyük bir çıkış yaptınız. Ezel sizin için nasıl bir dönüm noktası?

- Aslında birbirine benzemeyen rolleri oynamak benim için önemli. Cebinizde 50 tane bitirim adam tipi olmuyor. Müco ile Ali birbirine çok benziyordu, onları farklı oynamak önemliydi. Ali hikâyenin göbeğindeki isimlerden. Dolayısıyla oyuncu olarak hikâyenizi daha iyi anlatabilme şansınız doğuyor. Başrollerden biri olmanın keyfi bu.

- Başrol kaygınız var mı?

- Eğer iyi yazılmışsa ve derinliği verilmişse bence yan karakter oynamak da keyifli. Ama Türkiye’de başrol kadar iyi yazılan yan roller göremiyoruz, ki başroller bile özenle yazılmayabiliyor. Benim de başrol oynama arzumun nedeni bu. Biz oyuncular, hikâye anlatıcılarıyız. Derdim hikâyeyi iyi ve derinlikli anlatabilmek.

- Kötü adam rolünün üzerinize yapışma ihtimalinden tedirginlik duyuyor musunuz?

- Arada iyi adamı da oynadım. Ama kötü adam rolleriyle hafızlarda kaldım. Yapımcılar işleri biraz ezber üzerinden yürütüyor. Bu algı kırılmalı. Kötü adam rolünün yapışacağını düşünmüyorum. Olabildiğince farklı hikâyeleri anlatmak istiyorum. Böylece maymun iştahımı giderebiliyorum.

- Tiyatro nerede duruyor? Zaman ayırabiliyor musunuz?

- Kocaeli Şehir Tiyatrosu devam ediyor. Ne mutlu ki, hayatta dahil olduğum başarılardan biri de bu. 13 yıl önce kurduk ve geniş bir izleyici kitlemiz var. Tiyatro, çocuğumuz gibi. Asla bırakmam. l

Oğlumdan sonra daha kırılganım

- Oğlunuzun adı Mavi Rüzgâr. Hikâyesi nedir ismin?

- Planlı bir çocuk olarak gelmedi. Hayatımıza rüzgâr gibi girdiği için bu ismi koymak istedik. Bir de eskiden beni tanıyanlar, bana “mavi” derdi. “Oğlumuz senden de bir şey taşısın” dedi annesi. Doğumunu bekledik. Gözleri de mavi olunca Mavi Rüzgâr ismini koyduk.

- Nasıl bir dönüm noktası oldu hayatınızda?

- İnanılmaz bir duygu bu. Oyunculukta kırılgan olmak önemlidir. Bu kırılganlık, bütün duygulara yakın olma halidir. Rüzgâr, benim bu durumumu artırdı. Artık hem daha sorumlu hem de daha kırılganım.

- O kırılganlığın içine bir de gelecek korkusu yerleşti mi?

- Olmaz mı? Bir yandan ona güzel bir gelecek hazırlamak istiyorsunuz, diğer yandan yaşadığınız ülke “ilerlerken” bazı şeyler daha da ürkütücü bir hal alıyor. Tıpkı benim ailemin yaklaşımı gibi, oğlumun seçimlerine saygı duyulan bir ailede büyümesini istiyorum. İnsanın kendi olabilmesinin yolu da budur. Bunun için uğraşacağım. Yoksa başarı nedir ki? Annem hep, “Sıradan bir doktor olacağına, çok iyi bir işçi ol” derdi. Ben de böyle olduğuna inanıyorum.

- Hayattaki “iyi ki”leriniz neler?

- İyi ki bu işi ve bu eşi seçtim. İyi ki Mavi Rüzgar hayatımıza girdi.

- Peki pişmanlık var mı?

- Hiç yok. Hiçbir kararım erken alınmış değildi. İlişkilerde, arkadaşlıklarda hep doğruluğa baktım. Rakamlara değil. Dostlarım da az sayıdadır ve onlar da iyi ki varlar. l

 

Alt tarafı oyuncuyum

- Oyunculuk sayesinde başka karakterlerin dünyasına giriyorsunuz. Başka yaşamlar deneyimliyorsunuz. Bu sizde nasıl bir iz bırakıyor?

- Ha deyince içine giremeyeceğiniz hayatların içine dalıp, bir serüvene girmek benim için heyecan verici. Oyunculukta deneyimlediklerimi hayata geçirmeyi seviyorum. Onları üretime dönüştürdüğüm zaman rahatlıyorum.

- Oyuncu olmasaydınız ne olurdu peki?

- Kötü olurdu. Eğer yaptığınız işi bir elit zümrenin lüksü içinde algılarsanız, o zaman bir ego tatminine dönüşüyor. Ama işinizin hikâye dinlemek ve anlatmak anlamında önemli olduğunu bilirseniz, farklı algılarsınız. Çok şizofrenik bir iş yapıyoruz. Ama oyuncu olmasaydım ne olurdum, inanın bilmiyorum.

- Popüler de bir iş yapıyorsunuz. Yaşamınızı nasıl etkiliyor bu popülarite?

- Kendimi bir yerlere koymadığım için üç gün sonra sakin bir hale geçtiğimde bunalıma girmiyorum. Herkes gibi bir adamım. Evde televizyon izleyip, çekirdek çitliyorum. Alt tarafı oyuncuyum, üst tarafı da oyuncuyum. İşime saygı duyuyorum. İşine saygı duymayan adamları da sevmiyorum. l

Hep bir yerlere yetişmem gerekiyor

- Sizi ne tanımlar; sakinlik mi, hız mı, macera mı? Yaşamın hangi kıyısında durursunuz?

- Değişken olduğumu düşünüyorum. Bu tutarsızlık ya da kaypaklık değil. Kendime de haksızlık etmeyeyim. Ancak insanlar, fikirler değişebiliyor. Ben bilgiyi çok önemserim. Bir o kadar da hislerime güveniyorum. Bu yaşamı daha rahat algılamamı sağlıyor. Hislerimle yaşarım, ona göre hareket ederim. O yüzden tek bir şeyle tanımlamak zor.

- Peki ya hislerinizin peşinden giderken tökezlerseniz?

- Tökezlemek de hayatın içinde var. Mantıklı düşündüğümüzde her şey çok mu doğru oluyor? Bir karar verdikten sonra üzerine düşünmeyi sevmem. Her bir deneyim yeni bir kapı açar neticede.

- Yoğun set saatleri, koşturma... Zamanla bir derdiniz var mı? Akıp giden zamana nasıl tutunabiliyorsunuz?

- Fena bir şekilde var elbette. Hayatın size sundukları karşısında kimi zaman güçlü olamayabiliyorsunuz. Kendime o kadar da ukala değilim. Dışarıya olabilirim, ama kendimde beceremiyorum. “Olabildiğince”ye yöneliyorum, zamanımı herkese yetişebilmek üzere dağıtıyorum. En çok da oğluma.

- Bu zamansızlıkta kendi kendinize kalabilme lüksü de ortadan kalkıyor tabii.

- Öyle anlar yaratamıyorsunuz kendinize. Hep bir şeyler yapmak zorundayım. Ya sette olmak zorundayım, nadiren evde olduğum zamanlarda evle ilgilenmeliyim, alışveriş, eş dost ziyareti... Sıkışıp kalıyor insan. Ne yaşamı kolaylaştıracak lüks bir hayatım var ne de yolda rahatlıkla yürüyebildiğim sıradan bir hayatım. İşin bu kısmı biraz acımasız. Neyse ki mesleğimizi sevdiğimiz için her şey daha katlanılır oluyor.