Polonya’dan İrlanda’ya Uzanan Bir Yolculuk: Asla Ağlamam

İlk uzun metraj filmi Cicha Noc (2017) ile pek çok ödül kazanarak adını duyuran Domalewski, ikinci filmiyle başarısının tesadüften ibaret olmadığını kanıtlayan bir sinemacı.

24 Nisan 2021 Cumartesi, 15:58
Polonya’dan İrlanda’ya Uzanan Bir Yolculuk: Asla Ağlamam
Abone Ol google-news

İstanbul Film Festivali’nin Nisan seçkisi birbirinden kıymetli ustalara ev sahipliği yapmaya devam ediyor. Festivale dair notlarımı zaman zaman paylaşacağım ancak seçkinin her biri ‘Genç Ustalar’ bölümünde yer almasa da sinemasal yolculuğunun henüz başlangıcında olan yönetmenlere ayrı bir yer ayırmak ve daha önce After Love ile adını andığım Aleem Khan’ın yanına bir ismi daha ilave etmek istiyorum: I Never Cry (Asla Ağlamam) filmiyle bu ayın gözdeleri arasına giren Polonyalı genç usta Piotr Domalewski. 

İlk uzun metraj filmi Cicha Noc (2017) ile pek çok ödül kazanarak adını duyuran Domalewski, ikinci filmiyle başarısının tesadüften ibaret olmadığını kanıtlayan bir sinemacı. Çünkü I Never Cry, bir filmin yaratım sürecinde yönetmen dokunuşunu en çok hissetmemiz gereken yerin oyuncu performansları olduğu kuralını göz ardı etmeyen; bilakis bizleri ilk başrolüne hayat veren gencecik bir aktrisin hayranlık uyandırıcı performansıyla buluşturan bir film. Tek amacı ehliyet almak olan ve bu uğurda filmin açılış sekansından itibaren herkesle kavga etmeye hazır öfkeli bir ergeni canlandıran Zofia Stafiej (Olka), film boyunca öylesine göz kamaştırıcı bir performans sergiliyor ki I Never Cry’ın tüm öyküsünü tek başına sırtlamayı başarıyor. Annesini canlandıran Kinga Preis ve İrlanda’da öyküye eklemlenen Arkadiusz Jakubik ile kontrast oluşturacak kadar göze çarpan bu performans, aynı zamanda filmin inandırıcılık ayağının yegâne destekleyicisi oluyor. 

Polonya gibi Batı Avrupa’ya iş gücü gönderen ülkelerin vatandaşlarının göçünü zeminine yerleştiren I Never Cry, esasen bu sosyal temalar vasıtasıyla bir ailenin yaşadıklarını hikayeleştiriyor. İrlanda’da çalışan babasının bir iş kazası sebebiyle aniden ölümü üzerine, annesi İngilizce bilmediği için babasının cenazesini almak zorunda kalan Olka bu ülkeye, dolayısıyla da aslında hiç tanımadığı babasına doğru bir yolculuğa çıkıyor. Buluğ çağının getirdiği kızgınlık ve öfke patlamaları halinde büyüme sancılarıyla mücadele eden Olka, böylelikle kendisini hiç bilmediği bir ülkenin bürokrasisiyle de savaşırken buluyor. Engelli kardeşine duyduğu acıma duygusunun ve kendisini anlamayan annesinin gölgesinde babasının İrlanda’daki hayatını keşfeden Olka, böylelikle bizleri de içinde bulunduğu yalnızlık ve umutsuzluk duygusuna hapsetmeyi başarıyor.

I Never Cry, genç bir kızın cesedini bulmaya çalıştığı babasıyla ‘tanıştığı’ dokunaklı bir yolculuğu ustalıkla resmederken, genelinde kullandığı soğuk renk paletiyle de Olka’nın kederinin filmin dokusuna sirayet etmesini sağlıyor. Temposu bir an bile düşmeyen senaryosu ve Hania Rani’nin bilhassa finalde yüreğimizi parçalayan notalarıyla Olka’nın serüvenine ortak olmamak neredeyse imkânsız… I Never Cry’ı listenize eklemeyi sakın unutmayın…

Not: Meraklısı için festivalin ‘Antidepresan’ bölümünden kahkahalarla izleyeceğiniz absürt melodram Les Choses Qu’On Dit, Les Choses Qu’On Fait ile babası David Cronenberg’in yolundan giden Brandon Cronenberg imzalı stilize şiddetiyle korku severlere hitap eden Possessor’ı da tavsiye etmiş olayım.