Robert Fisk’in kanlı güncesi!

İngiliz bir adam Batı’nın işgalindeki orantısız savaşların hüküm sürdüğü topraklarda Batılı karşıtlarının deyimiyle fink atıyor! Başına gelenler film olsa olur! Yıllardır cephe cephe dolaşıp röportajlar yapıyor, mazlumuyla da konuşuyor, zalimiyle de... Gazeteci ve yazar Robert Fisk’in Büyük Medeniyet Savaşı: Ortadoğu’nun Fethi adlı kitabı, bölgede tüm vahşetiyle süregelmiş/gelen işgallere ilişkin kanlı bir günce. Savaşların göbeğinde soluk soluğa yaşadıklarının güncesi eşliğinde ‘süper’ işgal güçlerinin ipliğini bir kez daha pazara çıkarıyor Fisk!

11 Eylül 2020 Cuma, 00:57
Abone Ol google-news

“Devasa bir orduda, daima yanlış bir güven duygusu vardır.”

Robert Fisk

 

“Bu insanların (Iraklılar) bazıları onları kurtarmaya gelmemize rağmen bizi sevmiyor. Fakat ben onlara hep gülümsüyorum. Okullarda çocuklar bize taş atıyor, ben onlara şeker veriyorum. Ben onlara şeker veriyorum, onlar bana taş veriyor.”

Çavuş Phil Cummings, Rhode Island’dan bir polis.


“İşler iyiye gittikçe, şiddet kötüye gidiyor, çünkü Irak’ta hayat düzeliyor!”

George W. Bush

ORTADOĞU’YU GEZEGENE TAKDİMİDİR!

İngiliz bir adam Batı’nın işgalindeki orantısız savaşların hüküm sürdüğü topraklarda Batılı karşıtlarının deyimiyle fink atıyor! Başına gelenler film olsa olur! Yıllardır cephe cephe dolaşıp röportajlar yapıyor, mazlumuyla da konuşuyor, zalimiyle de... Robert Fisk’in yazdıkları başta vatanı İngiltere olmak üzere hele ki ABD’de tu kaka, aldığı tehditlerin bini de bir para! Hükümetlerin kara listesinde!

Büyük Medeniyet Savaşı: Ortadoğu’nun Fethi adlı kitabında da savaşların göbeğinde soluk soluğa yaşadıklarının güncesi eşliğinde ‘süper’ işgal güçlerinin ipliğini bir kez daha pazara çıkaran bir bilgi, belge seli.

Bir asker çocuğu... Babası Saraybosna’da sıkılan bir kurşun yüzünden Fransa cephelerinde savaşmış… Savaşa aşinalığı ta çocukluğuna dayanıyor bu nedenle. Gerçi bizzat bombardıman altında yaşamadı ama babasının onu her yıl Birinci Dünya Savaşı’nın yaşadığı cephelere götürdüğünü yazıyor. 30 yıl boyunca ancak gücün saldırganlığı olarak tanımlanabilecek olaylara tanık olacağı Ortadoğu’ya gazeteci olarak ilk gittiğinde 29 yaşında.

SAVAŞIN YANAN KARNINDAN YAZDI

Yıllar sonra Afganistan’da Rusları, uluslararası teröre karşı savaş diye niteledikleri uluslararası görevlerini (!) ifa ederken; Afgan hasımlarını da komünist saldırganlığa karşı ve Allah yolunda savaşırlarken yerinde izliyor Fisk.

İranlılar Saddam Hüseyin’e karşı ‘Musallat Savaş’ dedikleri mücadeleyi verirken de yine savaşın ön cephelerinden, yanan karnından haberler geçiyor.

İsraillilerin terörizm diyarlarını temizlemek (!) gerekçesiyle Lübnan’ı iki kez, ardından Filistin Batı Şeriası’nı yeniden işgal edişine tanık oluyor. Mahkûmları tutkuyla işkenceden geçiren ve infaz eden Cezayir ordusu görünüşte aynı nedenle İslamcılarla savaşa girdiğinde de orada.

“Bu insanların (Iraklılar) bazıları onları kurtarmaya gelmemize rağmen bizi sevmiyor. Fakat ben onlara hep gülümsüyorum. Okullarda çocuklar bize taş atıyor, ben onlara şeker veriyorum. Ben onlara şeker veriyorum, onlar bana taş veriyor.” Çavuş Phil Cummings, Rhode Island’dan bir polis.

ABD, ‘Yeni Dünya Düzeni’ni dayatmak için ordularını Körfez’e gönderdiğinde, çöldeyken ‘yeni dünya düzeni’ kelimelerini not defterine hep bir soru işareti eşliğinde yazan da O. Bosna’da, Müslüman düşmanlarını toplu toplu öldürerek ‘Sırp medeniyeti’(!) dedikleri şey için dehşet saçan Sırpların vahşetine tanık olan da... Sonra Afganistan’da bir dağın tepesinde, Usame Bin Ladin’le çadırında karşı karşıya oturarak röportaj yapmış ilk Batılı gazeteci de… ‘Tanrı’ ve ‘şer’den bahsederek ABD’ye yönelik ilk doğrudan tehdidini, söylediklerini gaz lambası ışığında not defterine yazan Fisk’in karşısında savurur Bin Ladin.

İŞGALİN İLK FÜZELERİ BAŞININ ÜZERİNDEN GEÇTİ

11 Eylül 2001’de Atlantik üzerinde bir uçaktadır Fisk. Üç ay sonra Afganistan’da, ABD zaten savaşlarla yerle bir olmuş bir ülkenin enkazını bombalarken, Kandahar’ın batısındaki otoyoldan Taliban’la birlikte kaçıyordur. Bir yıl sonra George W. Bush da ‘Tanrı’ ve ‘şer’in yanı sıra kitle imha silahlarından dem vurup Irak’ı işgale hazırlanmışken BM Genel Kurulu’ndadır. Bush’un ‘terörle savaşının’ (!) sözümona ahlaki temellerinin peşinen tanığıdır. İşgalin ilk füzeleri Bağdat’ta başının üzerinden geçen gazetecidir.

Askeri trenle Tahran’ın kuzeyine giden, bir yandan Kuran okurken bir yandan da Saddam’ın gazını ağız dolusu kan ve balgam halinde öksürerek tüküren İranlı askerleri asla unutmayacak. ABD’nin Irak’a 2003’teki misket bombası saldırısından sonra eline, yarım somun ekmeğe benzeyen bir şey (parçalanmış bir bebeğin yarısı) tutuşturan o babayı da...

Bir Amerikan hava saldırısında adeta bir ortaçağ celladınca kafası gövdesinden ayrılan o Kosovalı Arnavut mülteciyi; Sırpların öldürdüğü, kemeri karnının etrafını koparacak gibi sıkmış, karnı normal bir insanın iki katı büyüklüğündeki Kosovalı çiftçinin cesedini de...

İran-Irak savaşı sırasında Fao’daki Iraklı askerin siperde rahimdeki bir bebek gibi kıvrılışını, sol elinin üçüncü parmağındaki altın nikah yüzüğünü de... Onun için “Asker ve sivil, on binlerce insan öldü, çünkü ölüm onlar için hazırlanmıştı” diye yazdı/yazmakta/yazacak.

ZORAKİ ASKER CEVAD’IN DİLİNDEN EL ENFALLL!

İran-Irak savaşından sağ çıkmış eski asker Cevad’ın tanıklığı mesela. Saddam’a lanet okuyor asker Cevad, fakat onun için sekiz korkunç yıl savaşmaktan kurtulamamış. Enfal Harekâtını soran Fisk’e, ellerini dua eder gibi, çaresiz bir tarzda kaldırarak yanıt veriyor:

“Her şeyi gördük. Gaz kullanmaya başladıklarında ne garip şeyler olduğuna inanamazsın. Kuşların gökyüzünden yere pat pat düştüğünü gördüm. Ağaçların dallarındaki küçük tomurcukların aniden karardığını gördüm. Yapraklar gözümüzün önünde çürüyüverdi. Çok fazla ceset vardı. Hepsi sivildi. Köylerin çevresinde, tepelerin eteklerinde öylece yatıyorlardı. Kucaklarında çocuklarıyla birçok kadın vardı ve hepsi olduğu yerde ölmüştü. Biz askerler bu meseleyi konuşmaya bile korkardık. Çok fazla ölüm gördük. Ve sesimizi çıkarmadık.”

USAME BİN LADİN İLE DAĞDA!

Usame Bin Ladin’e gelince, Fisk’in ona kitabında geniş yer vermemesi düşünülemezdi kuşkusuz zira hem kendisiyle görüşen ilk Batılı gazeteciydi hem de hani diyorlar ya Ortadoğu’yu kana bulayan işgallerin baş sorumlusuydu! Görüşme, Aralık 1993’te, Sudan’ın başkenti Hartum’da düzenlenen bir İslam zirvesini takip ettiği sırada Fisk’in Suudi gazeteci arkadaşı, Cemal Kaşuggi’nin aracılığıyla gerçekleşiyor.

Fisk, Bin Ladin’e dair ilk izleniminin utangaç bir adam olduğu, minnettarlık karşısında tedirgin olduğu yönünde olduğunu yazıyor. Kendisinden birkaç metre uzaklıktaki bir Batılının görüş alanında olmaktan rahatsız olduğunu da... Bakışlarında kötü niyet yoktur, fakat derin bir şüphe yerli yerindedir.

“Selamın Aleyküm” der. Elleri sıkıdır ama güçlü değildir ve evet, tam bir dağ adamına benziyordur. Zindedir; gülüşü kötücül değildir fakat nazik de denemez. Bin Ladin’in, Fisk ile sonraki görüşmelerinde de sergilediği tavır hep aynıdır. Düşmanlarının kendisi hakkında ne düşündüğüyle hiç ilgilenmiyor, fakat Müslüman ulema ve militanların hakkındaki düşüncelerini dinlemeye can atıyordur.

Fisk’e pek söz bırakmaz Bin Ladin şunları der özetle:

“Afganistan işgali başladığında öfkeye kapıldım ve birkaç günde oraya vardım. Afganistan’a ilk gidişimde daha 1979 yılı bitmemişti ve ikinci kez dokuz yıl sonra gittim. Afganistan halkına yapılan haksızlık beni çileden çıkarmıştı. Dünyada gücü ele geçiren insanların, o gücü farklı isimler altında başkalarına hükmetmek ve fikirlerini zorla kabul ettirmek için kullandığını öğretti bu işgal bana. Sovyetler Birliği’ni yendik. Ruslar kaçtı... Afganistan’daki dönemim, hayatımın en önemli tecrübesiydi.”

Bin Ladin ile ikinci görüşme; Haziran 1996’ya tarihlenir. Fisk, Beyrut’tadır. Telefondaki ses “Celalabad’a gidin, sizinle temasa geçilecek” demektedir. Film gibi bir yolculuktan sonra Suudi entarisinin içinde uzun, sakallı Bin Ladin’in karşısındadır. Bin Ladin ayağa kalkar “Afganistan’a hoş geldin” der.

KİNİN MAHİYETİ!

Artık kırk yaşındadır, ilk görüşmelerinden çok daha yaşlı göstermektedir. Daha zayıftır, yer yer beyazlamış sakalı daha uzundur. Beyaz entarisinin üzerinde siyah bir muharebe ceketi vardır, başına kırmızı kareli bir kefiye sarılıdır ve yorgun görünüyordur. Bir kapatılmışlık vardır halinde, Fisk’in daha önce dikkat etmediği bir münzevilik vardır, sanki öfkesini dizginlemeye çalışıyor, kininin mahiyetini gözden geçiriyor gibidir.

Bin Ladin’e göre Amerikalılar elbette Suudi Arabistan’dan ve Körfez’den çekilmek zorundadır. Ortadoğu’daki ‘musibetler’ Amerika’nın bölgeye egemen olma çabalarından ve İsrail’e verdiği destekten kaynaklanıyordur. Suudi Arabistan ‘bir Amerikan sömürgesine’ dönüşmüştür. “Bu Batı’ya ve Batılı insanlara savaş ilan etmek anlamına gelmiyor; bu, bütün Amerikalıların da düşmanı olan Amerikan rejimine karşı bir savaş” der Bin Ladin.

“Arap rejimlerinden farklı olarak ABD kendi hükümetini kendi seçti”, der Fisk. Bu yorumuna katılmaz Bin Ladin, oysa katılmasını dilerdi Fisk. Zira açtığı savaş gelecek yıllarda binlerce Amerikalı sivilin ölümüne yol açacaktır.

Bin Ladin devam eder: “ElHubar’daki patlama Amerikan işgaline doğrudan bir tepki olarak değil, Amerika’nın Müslümanlara yönelik tavrının, Filistin’deki Yahudilere verdiği desteğin, Filistin ve Lübnan’da Müslümanların katledilmesinin (Sabra, Şatila ve Kana’dan söz ediyordur) ve Şarm ElŞeyh Konferansı’nın bir sonucu olarak gerçekleşti.”

Bin Ladin’in vardığı netice açıktır. İsrail yanlısı Lübnanlı Falanjist milislerin 1982’de 1700’den fazla Filistinli mülteciyi katletmesi, yanı sıra Fisk’in Bin Ladin’le görüşmesinden üç ay önce İsrailli topçuların Kana’daki bir BM kampında 106 Lübnanlı sivili öldürmesi, bırakın sadece Arapları, milyonlarca Batılı için de İsrail’in vahşetini gösteren kanıtlardır.

Başkan Clinton’ın Mısır’ın sahil kenti Şarm ElŞeyh’teki ‘antiterörizm’ konferansı Araplar tarafından bir aşağılanma olarak görülmüştür. Clinton, Hamas’ın ve Lübnan Hizbullah’ının ‘terörizmini’ kınarken, bir hafta önceki Kana katliamını kınayan tek kelime etmemiştir. Bu yüzden bombacılar Sabra ve Şatila’daki Filistinliler için, Kana için, Clinton’ın ikiyüzlülüğü için El Hubar’ı vurmuşlardır. Mesaj nettir; Amerikalılar sadece Körfez’den kovulmakla kalmayacak, bazı tarihsel yanlışların intikamı da alınacaktır.

ÖFKENİN BOYUTU: 2500 KİLO TNT PATLAYICI

Bin Ladin sözlerini şöyle sürdürür: “Sokaktaki adam ülkesinin dünyanın en büyük petrol üreticisi olduğunu, fakat kendisinin vergilerden ve kötü hizmetlerden muzdarip olduğunu biliyor. İnsanlar şimdi ulemanın camilerdeki vaazlarının anlamını, yani ülkemizin bir Amerikan sömürgesi haline geldiğini idrak ediyor. Riyad ve El Hubar’da yaşananlar, Suudi halkının Amerika’ya karşı muazzam öfkesinin açık göstergesi. Suudiler artık gerçek düşmanlarının Amerika olduğunu biliyor.”

Konuşmanın burasında sıra Bin Ladin’in gelecekte pratiğe geçirilecek olan ve korkutucu bir tehdit içeren sözlerine gelmiştir. O zaman tam nedenini tabi bilemese de Bin Ladin’in şu sözlerinden çok ürktüğünü anımsıyor Fisk:

“Bir asır boyu kimsenin patlama nedir bilmediği bir ülkede bir kilo TNT infilak ettiğini düşünün. Bir de El Hubar’da infilak eden 2500 kilo TNT’yi bir düşünün; halkın Amerikalılara karşı öfkesinin ve Amerikan işgaline karşı direnişi sürdürme kabiliyetinin bundan daha açık bir kanıtını bulamazsınız. Bay Robert, üzerinde oturduğunuz bu dağda savaşıp Rus ordusunu yendik ve Sovyetler Birliği’ni yok ettik. Ve Allah’a, ABD’yi de kendisinin bir gölgesi haline getirmemize izin vermesi için dua ediyorum.”

Fisk bugün dönüp o günü düşündüğünde kendine şu soruyu sormadan edemiyor:

“Bir kahin olsaydım, Bin Ladin’in TNT ile ilgili kullandığı bu ürkütücü metafordan daha isabetli bir tahmin çıkarabilir miydim? Bir halkın öfkesinin kanıtı mahiyetinde, tasavvur edebileceğinin 2500 kat ötesinde bir saldırıyla vurulabilecek (ve üstelik sınırları dahilinde bir asrı aşkın bir süredir savaş görmemiş) bir ülke yok muydu gerçekten? Fakat o gece kafam daha basit denklemlerle meşguldü.”

Ve Bin Ladin’in neyi kastettiğini çok sonra bütün dünyayla birlikte anlayacaktır.

“İşler iyiye gittikçe, şiddet kötüye gidiyor, çünkü Irak’ta hayat düzeliyor!” George W. Bush

ALLAH’I ŞAŞAN AMENTÜ

ABD’nin kurduğu, diğer devlet adamlarının ve dünya medyasının hevesle bağrına bastığı ve sonradan Allah’ı şaşacak olan amentü, yani 11 Eylül 2001’in ‘dünyayı ilelebet değiştirdiği’ bir yalandı. Ayrıca Fisk’e göre 11 Eylül’de olanlardan dolayı suçlanacak taraf İsrail değildi. Tertipçiler Araptı, İsrailli değil. Fakat faşist Bush yönetiminin Ortadoğu’da onurlu davranmayı becerememesi, sivillere karşı kullanacağını bildiklerine gelişigüzel füzeler satması, en büyük destekçisi Washington olan yaptırımlar nedeniyle on binlerce Iraklı çocuğun ölümünü zerre kadar umursamaması -bütün bunlarla, New York’u cehenneme çeviren Arapları üreten toplum arasında ayrılmaz bir bağ vardı.

Bu eşikte Fisk’in ikinci sınıf Teksas Valisi olarak nitelediği Bush lokomotifliğindeki ABD yönetiminin ve Britanya hükümetinin tepkisini bir alçaklık türü olarak daha net görmeye başladığını yazıyor Fisk.

Tam bu esnada Kahire’deki Mısır operasına görevlileri taşıyan bir otobüsten, radyodan katliam haberleri verilirken sevinç çığlıkları ve alkışlar yükselmişti. O otobüste olanlardan biri sonradan Fisk’e şunu söyleyecekti: “Amerikalıların bunu hak ettiğine inandığımızdan değildi, hayır. Fakat kendimizi düşünüyorduk. ‘Nasıl olduğunu şimdi onlar da biliyorlar’ diyorduk.”

“İki bin yıl önce buranın biraz batısında, yine bu yolun kıyısında, toprak bu kez Roma lejyonlarının adımlarıyla sarsılırken oturuyor olacaktık. Bugünse Amerikan İmparatorluğu’nda yaşıyoruz. Evet, bu savaş petrolle ilgili. Hile, kibir ve yalanlar üzerine kurulu. Fakat neomuhafazakar fanteziler peşinde, kuşkusuz muazzam bir ölçekte güç gösterme arzusuyla da ilgili bu” sözlerini insanlık namına utançla ve hepimiz adına da sarfediyor Robert Fisk.

Sonraki süreçte Bush’un Dünya Ticaret Merkezi’nin yıkıntıları üzerinde inşa ettiği yeni Amerika’nın doğasını abc’siyle nasıl idrak ettiklerini ayrıntılıyor derken. Öyle ki 11 Eylül’de tüm ölenlerin kanları ve ruhlarıyla beslenecek olan vahşi, hukuksuz bir dünyaydı bu. Başlarına çuval geçirilen esirler zincirlenip uyuşturuluyordu. Ardından dünyanın ıssız bir köşesine götürülüyorlardı; burada infaz edilebilirlerdi, burada insan hakları askıya alınmıştı.

“Biz gazeteciler bu projedeki suç ortaklarıydık” demesi de diğer bir önemli ve cesur tespiti. Bir Fox News Kanalı’nın başkanı Roger Ailes misal... Bush’a şahsi tavsiyesinde, Amerika’ya saldıranlara karşı ‘mümkün olan en sert önlemleri’ almasını söylememiş miydi? Aldılar da... Hem de ne biçim!

Mesela Felluce’de Amerikalı inzibatlardan birinin, arama operasyonu iptal edildiğinde kendisine dönerek “Üçüncü Piyade Birliği, burayı hallaç pamuğu gibi atmak için yarın geliyor” demesini ve sonrasında tanık olduklarını asla unutamayacak Fisk.

Bağdat’ın doğusuna uzanan otoyolda, kente doğru ilerleyen Amerikan zırhlılarını gördüğü o anları da. Hepsi yine oradaydı işte, Bradley’ler, Abrams’lar, Humvee’ler, taşıyıcılar ve kamyonlar…

Felluce’deki genç bir adamın Fisk’e sözleri de “düşman nasıl yaratılır” sorusunun yanıtı gibi: “Silahlı adamların ailemin evine gelmişti ve bizden yeni bir direniş hareketine katılmamızı istemişti. ’Kabul etmemiştik. Ama şimdi tekrar gelirlerse ne derim bilmiyorum’.”

OSMANLI’NIN YIKILMASI

Öte yandan kitabında Ortadoğu’nun bütün modern tarihinin, ezilmiş, aşağılanmış bir halkı temsil ettiğini iddia edenlerce bütünüyle silindiğini belirten Fisk, bunu şu başlıklarla örnekleyerek veriyor: “Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması, Balfour Deklarasyonu, Arabistanlı Lawrence’ın yalanları, Arap isyanı, İsrail devletinin kurulması, İsrail’in Arap topraklarındaki acımasız işgalinin 34 yılı boyu yaşanan dört Arap-İsrail savaşı.”

Robert Fisk’e göre sonunda, trajedimizin daima mazimizde yattığını kabul etmek zorundayız, atalarımızın çılgınlıkları ve aptallıklarıyla yaşamak ve bundan dolayı acı çekmek zorundayız; tıpkı onların da kendi zamanlarında çektiği acılar gibi ve tıpkı bizim de, kibrimiz ve gösterişimizle, kendi çocuklarımızın acı çekmesini garanti ettiğimiz gibi.

Son tahlilde “Tarihi nasıl düzelteceğiz, mesele bu” diyor Fisk. O nedenle de, bu kitabı yazarken, babası Asteğmen Bill Fisk ve Kraliyet Liverpool Alayı 12. Tabur’dan silah arkadaşlarının, 11 Kasım 1918 akşamı Somme üzerindeki küçük Fransız köyü Louvencourt’a uygun adım girerken yankılanan ayak seslerini tekrar tekrar, acı duyarak ve rüya gibi bir gerçeklik halinde işitip durduğunu ifade ederek bitiriyor “Büyük Medeniyet Savaşı: Ortadoğu’nun Fethi” kitabını.

Büyük Medeniyet Savaşı: Ortadoğu’nun Fethi / Robert Fisk / Çeviren: Murat Uyurkulak / İthaki Yayınları / 936 s.