Sahte özgüven yıkılınca...

Ayrılıklarının ardından konuşan ünlülere alışkınız aslında. Çünkü onlar biraz da bundan besleniyor, gündemde kalıyorlar. Ama bazen iş çığrından çıkıyor. Özel hayat tüm mahremiyle gözler önüne seriliyor, hakaretler birbirini izliyor

06 Eylül 2009 Pazar, 06:34
Abone Ol google-news

Herkes özel hayatla kamusal hayat arasındaki sınırın silikleştiğinde hemfikir. Nasıl olmasınlar? Haber programlarının bile en çok izlenenler bölümünde, bir magazin haberi yer alıyor. Ünlüler özel yaşamlarını hem de en mahremine kadar açmakta bir sakınca görmüyor. Artık her gün evlerimizin içine, salonlarımızın ortasına kadar gelen ünlülerin özel hayatları, bizim hayatımızın bir parçası. Sadece bu kadarla kalsa iyi. Ayrılıkların ardından bir laf dalaşıdır gidiyor ekranları süsleyen. Ayrılan çiftlerin birbiri hakkında “gerekli olduğu tartışılır” konuşmaları gündemimizi meşgul ediyor. Karşısındakine hakaret edenler mi ararsınız, iftira atanlar mı?

Son günlerde de bu çirkin atışmalar bombardımanı altındayız. Sibel Can ve Sulhi Aksüt boşanmasının ayrıntıları günlerce meşgul etti gündemi. Can, turneden döndüğünde evde karşılaştığı manzaradan söz etti; uygun gördüğü kadarını tabii. Önce “Sulhi çocuklarıma kötü davrandı” demiş olsa da “Miami dönüşü evde büyük bir şokla karşılaştım” beyanında bulundu. Aksüt de “Şimdi Sibel’in söylediklerinden hangisi doğru? Neyse yaşadığı şok, çıkıp söylesin. Üzülmüyorum, takmıyorum. Ancak benim de bir ailem var. Annemin üzülmesini istemiyorum. Bir evlilik biter ve asil bir şekilde ayrılırsın” dedi. Tabii her ayrılığın ardından olduğu gibi “Beni konuşarak gündeme geliyor” diye de ekledi.

Bu konu tam da soğumamışken Nurettin Hasman ve Eda Taşpınar, ayrılığı yaşandı. 7 yıl süren bir ilişki bitmişti. Eda Taşpınar, Hasman’dan “dostane” bir şekilde ayrıldığını hatta bu ayrılıkla ilgili bir halkla ilişkilerci arkadaşlarından destek aldıklarını dile getirdi. Sonra da sörf hocası Bora Kozanoğlu ile evleneceği haberleri çıktı. İşte o zaman başladı hakaretler.

Hasman durmadı, susmadı. “Eda, iffetsiz bir kadın çıktı. Beni o çocukla aldattı. İkimizi de idare etmiş. Eda gibi kadınları ortaçağda olsa taşlayıp yakarlardı” açıklamasını yaptı. Öyle ki köşe yazarları bile uzak duramadı konuya. Kimi taraf oldu, kimi eleştirdi. Peki, neydi insanları bu kadar saldırganlaştıran? Bir insan ayrıldığı kişinin ardından bu çirkin konuşmaları nasıl bir ruh haliyle yapabilir? Peki, ya biz özel hayatın sınırlarını nereye kadar koyacağız?

Oysa hiç yabancı değiliz bu olaylara. Tuğba Altıntop ve Rafet El Roman’ın ayrılığı sürecinde de konuşuldu, tartışıldı. Birbirleri hakkında pek çok şey söylediler kamera karşısında. Kimi zaman çocuklarını dahi alet ettiler tartışmalara. Tan Sağtürk ve Bergüzar Korel de, ilişkilerinden çok ayrılıklarıyla konuşuldu. Sağtürk, aldatıldığını düşünmüştü. Kızgındı ve Korel’e hediye ettiği 10 bin dolarlık tek taş yüzüğünü geri istemişti. Korel’in evliliği için de “Kendisine mutluluklar bile dileyemiyorum. Gördüğümde selam vereceğimi sanmıyorum” demişti. Örnekler o kadar çok ki...


Erkeğin narsizmi...

Psikolog ve evlilik-aile terapisti İlkim Öz Tan, “Ünlü ve popüler olmanın kişinin yaptığı işiyle doğru orantılı olması gerekir. Evliliği ve ilişkisi ya da toplumu kirleten sözleriyle değil” diyor.

Öz’e göre, temeli sağlam olmayan ilişkilerin ayrılıkları da sağlam olmuyor. Hasman ve Taşpınar ilişkisi belki de bu yüzden çokça eleştirildi, kim bilir. Ancak Öz, her ilişkinin ardından ayrılık travması yaşandığını, bunun toplumu ilişki kirliliğine götürmemesi gerektiğine dikkat çekiyor. Çünkü iş bu noktada tehlikeli bir hal almaya başlıyor.

Öz’e göre bu bir iletişim sorunundan ziyade arızalı işleyen bir savunma mekanizması: “Milyonların önünde, sevdiği insanı bu şekilde suçlayan birinin, kendini ifadesinde bir sıkıntısı yoktur. Çiftler arası iletişim sorunları bir sıkıntıdır ama burada böyle bir sıkıntı olduğunu sanmıyorum. Dikkatleri bu yolla üzerlerine çekmek isteyen insanlar, kişilik bozukluğu olanlardır. Sahte özgüvenleri yerle bir olmuştur ve yeniden kendilerini sahte bir biçimde var etmeleri için, birilerinin alkışlarına ve onaylarına ihtiyaçları vardır. O zaman da bol bol konuşurlar.” Öz’e göre, bozuk kişilikler ilişkileri taşıyamıyor ve ayrıldıktan sonra iç dünyalarının bozukluğu sözlerine de yansıyor.


Öfke kontrolü zayıf

Öz, kadın ya da erkek ayrımına girmiyor. Genelde terk edilen tarafın öfkesinin dışavurumu olarak yorumluyor. “Ancak yine de ayrılığın ardından çirkinleşen, ağzını ve zihnini bozan erkekler oluyor” diyor. Çünkü kişilik bozuklukları kadınlardan daha çok erkeklerde görülüyor. Saldırganlık içgüdüleri daha fazla olan erkekler, öfke kontrolünde de zayıf taraf. Öz, buna bir de kişilik bozukluğu ve erkeğin narsizmi de eklenince sonucun daha vahim olduğunu dile getiriyor.

Hasman da öfkesini kontrol edemeyenlerden. Ancak yine de insan bu seviyesizliğe bir anlam veremiyor. Hasman, “Çok kırılmıştım. Bu ilişkinin yeni olmadığını öğrenmiştim. Sinirlerime yenik düştüm. Eda’ya o sözleri söylediğim için çok pişmanım. Ama içi acıyan bir adamın çığlığıydı bunlar. Şimdi bu olayı kabullendim. Daha iyiyim. Eda, en çok ‘iffetsiz’ lafıma bozulmuş. Haklıdır. Kendisinden özür diliyorum. Umarım her şey bir an evvel unutulur” açıklamasını da yaptı.


Savunma iç güdüsü

Öz, her ne olursa olsun bir erkeğin sevdiği kadınla ilgili bu beyanları vermesinin, aslında o erkeğin ne kadar zayıf olduğunu gösterdiğini söylüyor: “Suçluluk duyguları ve güçsüz kişiliği, erkeği kendini savunmaya iter. Yani, ‘ben aslında bu ilişkide mükemmeldim, ilişkiyi onun kusurlu davranışları bitirdi’ gibi.” Tabii diğer yandan beklentilerin çakışmasıyla da başlıyor çatışma. Hayatın her alanında bunu görsek de medyatik kişiler, aynı zamanda toplum önünde sürekli göründüğünden rol model olarak karşımıza çıkıyor. Bakın Öz, nasıl örnekliyor bu durumu: “Bir dönem ‘kocam aldatıyor ama ben onu affediyorum’ diyen bir ünlüden sonra, bütün ihanet terapilerinde kadınlarımız bu söylemin çelişkisini yaşamıştı. ‘Ben de mi evliliğimi devam ettirmeliyim?’ Hatta evliliğini bozmayıp, defalarca ihanete uğrayıp, sonrasında dayanamayıp intihara başvuran danışanlarım olmuştu.” Azgelişmiş toplumlarda bu tür sıkıntılar elbette çok daha fazla yaşanıyor. Bu kadar gözler önünde yaşanması çok tehlikeli elbette. Artık insana dair tüm sorunlar Öz’ün de dediği gibi, toplumu kirleten sözlerle ya da seviyesizlikle değil, daha gelişmiş bir bilinçle çözülmeyi bekliyor.