Seçimle Gelen Seçimle Gider...

09 Nisan 2011 Cumartesi, 06:08
Abone Ol google-news

Hatalar olmasaydı tarih hiç tekrarlar mıydı kendini? Tarihi, dinleyip bellediğimiz gibi değil, eleştirel bir gözle yeniden okuyup yorumlamalıyız. Karmaşık olayları tek nedene, masum sanığa, sandığa, ABD veya AB’ye indirgemeden... Hiç kolay değil kuşkusuz.

 

Demokratik olmasını dilediğimiz Cumhuriyetimizde seçim eğik düzlemine girdik. Toplumca merak ediyoruz, seçimi kim kazanacak? Liderler, sözcüler hemen her gün her yerde konuşuyor. Anketler, yoklamalar açıklanıyor. Kapalı, açık oturumlar, yorumlar yapılıyor. Resmen değilse bile genel seçim kampanyası açıldı ve sürüyor.

Güvenli ve güven veren bir seçim, demokrasinin tartışılmayan önşartıdır. Evet, ama yeterli mi? Hemen demokrasinin ikinci sorusu geliyor gündeme: Seçimle gelen seçimle gider (mi?) Gitmezse, demokrasi bir otokrasiye dönüşür mü?

Temsili demokrasilerde geleni de gideni de seçen seçmendir. Onun için cumhuriyetler, Siyasal Parti ve Seçim yasalarını demokrasinin olmazsa olmaz koşulu sayar. Aslında geleni gideni belirleyen seçim sandığı ya da seçmen oyu da değil; iktidarların ve iktidara aday muhalefet partilerinin seçimler arasında yaptıkları ya da yapamadıklarıdır.

Siyasi iktidarların görevde kalma hakkı muhalefetin görevi devralma talebi kadar meşrudur. Bu yüzden muhalefet eleştirecek, iktidar savunacaktır. Nasıl, nereye kadar? Seçim sürecini yasal sınırlar içinde yönetmek görevi yüksek yargıda görünürse de; etik değerler içinde tutmak görevi yine seçmene düşer. Birey ve grup olarak seçmen ilgisi zaman-mekânda büyük değişmeler gösterir.

Potomac-Roma Kulübü araştırmasında görüldüğü gibi (1) aileden toplum ve dünyaya, bugünden geleceğe doğru azalır; gelecekten günümüze doğru artar ve yoğunlaşır. Onun için seçim sonucunu bugünden tahmin etmek için belki erkendir; ama bu kararı son haftaya ve sandığa bırakmak sanki çok geç olabilir.

Ortası, doğrusu nerede, ne zamandır kestirilemez. Seçimden seçime bu süreç değişebiliyor.

Seçim süreci boyunca, tarafsız haber, sınırlı yorum medyanın değişmeyen sorumluluğudur. Demok-ratik idealler böyle olsa da, gerçekler (uygulama ve davranışlar) farklıdır. Bu ikilemin ve belirsizliklerin ardına gizlenmeden, kimin kazanacağı sorusunu ve tahminlerini bir yana bırakıp, kamuoyu-medya ilişkisi üzerinde durmalıyız. Kamuoyu mu yoksa kamuoyları mı? Böyle bir oyun ya da oydaşmanın var olmadığı, sürekli yaratıldığı görüşü de savunulabilir. Çünkü medya, kamuoyunu yaratır, yarattığını da yansıtır. Söz ister istemez, Yaşar Kemalin bu sütunlara yansıtılan sözün gücüne, düşünce özgürlüğü ve özgürlük korkusuna geliyor (2). Asıl sorun düşünce değil, iletişim ve basın özgürlüğüdür.

Temel güvence

Düşünce hep özgürdü; dile getirildiği, yazıldığı ya da üzerine not düşüldüğü zaman suç olur. Düşünce suçlamaları korku yaratır. Korku suskunluğu tehlikeli cesaretidavet eder. Böylece Her toplum layık olduğu rejimle yönetilirsöylemi doğrulanmış olur. Onun için özgür basın -düşünce ve iletişim özgürlüğü- demokrasinin temel güvencesi sayılır.

Onun için basın özgürlüğünden korkan rejimler, basını, yazarları, düşünen yurttaşları korkutup sindirmeye çalışırlar. Suya sabuna dokunmuyorsan, korkacak bir şey yok derler.

Söz dönüp dolaşıp seçime ve seçmene geliyor. Basın özgürlüğünden doğan sorunların çözümü, daha çok basın özgürlüğüise, özgür basını koruyup kollamak demokratik bir yurttaşlık görevi oluyor. Ne var ki yurttaşlar, masaldaki üç elma gibi gökten düşmedi. Seçip seçilerek geldiler bugünlere. Geçmişte seçmen kişiliği ile bilincinin oluşmasında basınımıza sorumluluklar düşmüştü, bugün de düşüyor. Bu anlamda basın, Yaşar Kemalin vurguladığı gibi, zanaat değil sanattır. Beğenmediğimiz yönetimlerden nasıl kurtuluruz, sorusunun yanıtı bellidir: Nasıl seçtikse öyle, oylarımızla!Seçmen sorumluluğumuzu hatırlamanın en etkili yolu budur.

Son haftanın gündemindeki siyasal sorunlara göre değil; ileriye, dünyanın ve toplumun geleceğine bakarak karar vermeliyiz. İnsan falcı değildir. Geleceği bilemez ama olup bitenleri izleyerek pekâlâ sezebilir. Kâhinlerin yaptığı da bu değil midir? Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir. Bilen ün kazanır, yanılanlar unutulur.

Deneme yanılma

Beşer şaşar da seçmen yanılmaz mı? Tabii yanılır, iyi ki de yanılır! Zaten deneyip yanılarak öğrenmiştir çoğu bildiklerini. Yaptığı her yanlıştan öğreneceği yeni doğrular vardır. Tarih bize (soran bizlere) yarın ne yapacağımızı değil, bugünlere nerelerden, nasıl geldiğimizi söyler. Tekerrür eden tarih değil hatalardır.

Hatalar olmasaydı tarih hiç tekrarlar mıydı kendini? Tarihi, dinleyip bellediğimiz gibi değil, eleştirel bir gözle yeniden okuyup yorumlamalıyız. Karmaşık olayları tek nedene, masum sanığa, sandığa, ABD veya ABye indirgemeden... Hiç kolay değil kuşkusuz.

Zaten daha kolayı, iyisi ve doğrusu bilinmediği için vazgeçemiyoruz demokrasiden.

Kime oy vereceğimi, kimin kazanacağını bilmiyorum. Sadece, seçilen ve seçilmeyenin, seçenin ve seçmeyenin ve de özgür basın çalışanlarının böyle bir tarih ve demokrasi yorumundan çıkaracağı bazı dersler bulunduğu inancımı paylaşmak istedim.

1) Ekonomik Büyümenin Sınırları, İÜ, İşletme Fakültesi, 1978.

2) Cumhuriyet, 30 Mart 2011. (Çağdaş Gazeteciler Ödül Töreni konuşması, 2011).