Sevr'de Neler Oldu?

10 Ağustos 2011 Çarşamba, 06:15
Abone Ol google-news

Müttefiklerin Türk barışıadını verdikleri belge nisanda San Remo’da son şeklini almış ve 11 Mayıs’ta İstanbul hükümetine bildirilmişti. İleride Sevr’e dönüşecek San Remo metni basına yansıyınca kıyamet koptu. En karamsar olanlar bile bu kadarını beklemiyordu. Koşullar Türkiye için tam anlamıyla yok olma hükmünde idi. Oluşan tepkilerden çekinen Müttefikler Arapları, Ermenileri ve Yunanlıları dinledikten sonra Türkleri de dinlemeye karar verdiler. Bunun üzerine Damat Ferit büyük ümitlerle, Filozof Rıza Tevfik ve İçişleri bakanı Ali Kemali de yanına alarak Paris’e koştu. Fakat Paris’te Türk tezlerini iyi savunamadı ve de Kemanso’dan azar bile işitip, İstanbul’a elleri boş döndü.

Sevr’de savaşın en değerli ganimetisayılan Türkiye’nin paylaşılmasına karar verildi. Sevr’i zorla kabul ettirmek için 1920 Mayıs-Haziran aylarında müttefiklerin teşvikiyle Yunan ordusu Anadolu’da saldırıya geçti. Türkiye için ölüm fermanı olan bu belge, halkın işgalci devletlere karşı direnişinin bir eseri olan Birinci Meclis’i ayağa kaldırdı. Sevr Antlaşması İstanbul’dan gönderilen Hadi Paşa başkanlığındaki bir heyet tarafından 10 Ağustos 1920’de imzalandı. Ankara’daki TBMM Hükümeti Misakı Milliye aykırılığı ortada olan Sevr anlaşmasınıreddetti, onaylayanlar ve imzalayanları vatana ihanetle suçladı.

Türkiye’yi savaşın tek sorumlusu gibi gören büyük güçlerin ülkeyi nasıl parselledikleri görüldü. Dünya savaşına son veren anlaşmaların hiçbiri bu kadar insafsız, katı ve acımasız hükümler taşımıyordu. Sevr’de, L. George asıl amacınıTürkiye artık yoktursözleriyle özetliyor ve Türklerin İstanbul’dan çıkarılmasında direniyordu. Lord Curzon ise, Türkler için, askerlik mesleği tümüyle kapanmıştır. Artık Türkler Fransız lejyonuna gidebilirler Onları Avrupa kıtasından tamamen süpürüp Asyaya, yani geldikleri yere atmak gerekirdiyordu. Wilson da İstanbulun Türklerin elinden alınmasınıve barbar bir ulus olan Türkleri Avrupa’dan kovma fırsatının kaçırılmaması gerektiğini ileri sürüyordu. Pozantı’dan Fevzi Paşa ile birlikte 7 Ağustos’ta Ankara’ya dönen Mustafa Kemal Paşa, Sevr’in imzalandığını, Ziraat Mektebi’ndeki karargâhında akşamın geç saatlerinde haber aldı.

Gelen haber onun için sürpriz olmadı. Halkın ve ülkenin kaderi yabancıların insafına terk edilemez diyerek mücadeleye devam kararı aldı.

Sevr, Türk ulusunda bir yeis ve teslimiyet yaratmadı, aksine, ulusun vicdanında Milli Mücadele ruhunu besleyen bir itici güç oldu ve direnme ruhunu kamçıladı. Sevr’den sonra öldüğü sanılan Türkiye’de, Lloyd George’un bütün çabaları, kullandığı her türlü zorbalık ve entrika Türklerdeki yaşama isteğini kamçıladı.

İstanbul’un işgali, İzmir’in Yunanlıların eline geçmesi ve Ermeni saldırılarından sarsılan ve onuru iyice zedelenen Türk halkı Sevrin imzalanmasıyla derin bir öfke seline kapıldı. Anadolu’da Türk egemenliğine son verileceğini ve karşı karşıya bulunduğu yakın tehlikeyi gören halk, Mustafa Kemal’in çağrısına sessiz kalamazdı ve onun yanında yerini aldı. O günlerdeki psikolojiyi Norbert Bischoff şöyle anlatıyor: Düştüğü felaket karşısında ve yalnız kalmanın dehşeti içinde, kendine gelmeyi ve silahlı mücadelenin doğuracağı hiçbir zararın, kendisine giydirilen Sevr kefeninden daha kötü olamayacağını Türk halkı net bir şekilde gördü.Ulusal bilinç ve vatan savunması ruhu bütün vatan sathına hızla yayıldı ve kararlı bir direnme gücü oluştu. Sevr Antlaşması’ndaki hükümlerin köylere kadar bütün millete duyurulması için Meclis’te İrşad Komisyonu kuruldu. Rumeli’nden kovulan Türkler artık Anadolu’dan da kovulacaklarını anlamışlardı. Atayurt elden gitmek üzereydi. Maliyesi ve küçültülen ordusuyla Avrupalılara teslim edilen Türkiye, Yunanistan ve Ermenistan arasında paylaşılacağı günü bekleyen bir kurban gibi duruyordu. Ülkenin doğusu Bağımsız Ermeni Cumhuriyeti adıyla Ermenilere veriliyor, Fırat’ın doğusundaki topraklar Özerk Kürdistan haline getiriliyordu. Yunanlılar, Fransızlar ve İngilizler de ganimetten paylarına düşen büyük lokmalara iştahla bakmaktaydılar.

Bir rüya, bir dedikodu ve hayal zannedilen bu deli gömleği Türklere giydirilmeye çalışılıyordu. Müttefikler için basit bir baş ağrısı olarak kabul edilen Mustafa Kemal ise Yaşamı ve bağımsızlığı için fedakârlık yapan bir millet başarısız olamaz, yenilgi demek milletin ölümü demektirdiyordu. Millet ölmemişti.En olumsuz koşullarda bile millete inanan ve bunda yanılmayan Mustafa Kemal bir kez daha haklı çıktı. Benliğinin tamamını saran bu inanç her sözüne, her hareketineyansıyordu. Bu bilinçleYa kazanacağız, ya yok olacağızsözleriyle halktaki mücadele gücünü yepyeni bir şevkle şaha kaldırmasını bildi.

Batı, bugün Sevr’de dayattığı gibi sınırlarımız içinde yine bir Kürdistan ve Ermenistan yaratmaya çalışıyor. Açıkça söylemeye cesaret etmeseler de, yaklaşımlarından anlaşılıyor. Ne acıdır ki, bugün Lozan’ı yok sayıp yerine Sevr’i getirmek ve onu Türkiye’nin kurtuluşu olarak sunmak isteyen iç ve dış odaklar vardır. Anadolu’yu paylaşmayı, Türkleri Avrupa’dan çıkarıp geldikleri Asya’ya sürmeyi bile düşünecek kadar tarih ve yurt bilincinden yoksun devlet ve zümrelerin bir propaganda aracı olan Sevr’i Atatürk yırtıp atmış ve Lozan düzenini getirmiştir.

Türkiye’nin paylaşımını o günlerde başaramayanlar, bugünlerde değişik politikalarla, entrikalarla ve siyasetlerle başarmaya çalışmaya devam etmektedirler. Her şeyi tarih ve yurt bilinciyle değerlendiren Türk halkı bu oyunları dün olduğu gibi bugün de boşa çıkaracak güce, kabiliyete sahip bulunmaktadır.

Tarihin hiçbir döneminde esir olmayan, bağımsızlığa ve özgürlüğe âşık, bin yıldır Anadolu’nun egemeni olan Türk halkına esaret ve utanç zinciri takmak olanaksızdır.

Prof. Dr. Metin Kale-Osmangazi Üniv. Tıp Fakültesi