Sivas Katliamı’nın 27. Yılı Ali Ekber Ataş – 5/Bilimden sanata Muzaffer İlhan Erdost

Köy Enstitülü yıllarda Hasan Âli Yücel’in dünya klasiklerini dilimize kazandırması Aydınlanma devrimimizin kültür boyutunu nasıl genişlettiyse, özellikle Marksist öğretinin klasiklerini dilimize kazandırarak, düşünce tarihimizde tanınıp bilinmesi, sosyalist düşüncenin yaygınlaşmasında, Hasan Âli Yücel’in yaptığını, Muzaffer İlhan Erdost, bir adım daha ileri götürerek, toplumcu yazın ve düşün dünyamızda Marksist kültürü yaratmıştır.

06 Temmuz 2020 Pazartesi, 06:00
Abone Ol google-news

Uzunca bir süre sorduğum ve yazımın ilk bölümündeki soruların yanıtlarını aradım. Kendimce yanıtım şu oldu: Düşünce ve duygu dünyamızda, düşünür Muzaffer İlhan Erdost, şair, ressam, öykücü, fotoğrafçı Muzaffer Erdost’un düşündaşı, yoldaşı, kardeşi, sırdaşıdır dedim kendi kendime... Bilim ve sanat, bizi geleceğe uçuran bir kuşun iki kanadı gibidir.

Bilimsel düşünceyi harekete geçiren aklımızdır. Yaşamda doğruları ararken aklımızın öngörüleriyle hareket ederiz. İnsan odaklı düşünürüz. Sanat ise bizim duygu dünyamızı harekete geçiren diğer kanadımızdır. Kısası, Muzaffer İlhan Erdost, saltık bilimin, bilimsel düşünmenin, yazıp çizmenin hayatı anlamaya, açıklamaya, açınlamaya yetmeyeceğini biliyordu.

İnsanlık tarihi kadar eski olan sanattan yoksunluk, birey bilincinin gelişebilmesinin göstergelerinden birinin sanat olduğu gerçeğinden hareketle resim, fotoğraf, öykü ve şiir sanatlarında da ürünleriyle “toplumcu sanat nasıl yapılır, toplumcu gerçekçi sanatçı nasıl olunur” sorularının yanıtları oldu bize.

Bunları düşünürken, yaparken, yaratırken, çizerken, fotoğraflarını çekerken bile öyle sanıyorum ki akıl temelli düşünmekten hiç geri durmadı.

YENİ BİR ANLATIM DİLİ

Muzaffer İlhan Erdost resimlerinde, çok az insanın yaşayıp, pek azımızın eğilip bükülmeden altından kalkan bir direncin, sömürüye karşı emeğin, yanlışa karşı doğrunun, karanlığa karşı aydınlığın, tutsaklığa karşı özgürlüğün, bireyciliğe karşı toplumculuğun savaşımcı ruhuyla karşılaşırım.

Onun iç dünyasının yansıması renklerinde sessiz, dingin ve vakur kişiliğinden, abartıya kaçmayan tonlarda sesler duyulur. Dokular kaba pentürlere dönüşmezken, çizgiler sert geçen yaşamından izler taşır. Biçimlerinde somutlanan yaşamlar, çığlıklanan sesler, “kakara kikiri, lümpen” bir hayatın değil, devrimci öğretilerle bezeli kendine özgü, kendi özgünlüğünü yaratan bir hayatın izlerini taşır. Bazen bilincin yetmediği, bilginin ulaşamayacağı, aklın çözümleyemediği durumlarda, sanatın olanakları ve araçlarına başvurulur. İnsan (ressam), yazarak anlatamadıklarını ya da sözcüklerin kalabalıklaşıp seslerinin uğultuya, lafların karmaşaya dönüşerek açıklayamadıklarını (ikinci tekil ya da üçüncü çoğul şahılara değil, kendine açıklayamadıklarını) anlatmanın yol, yöntem ve yordam arayışlarına girer. Yaşadığı bu duygu yoğunluğu ya da hissettikleri her ne ise onları, resmin diline döker.

Renkler, biçimler, çizgilerden yeni bir anlatım dili oluşturur. Resmin anlatamadıklarını bazen bir fotoğrafla anı dondurarak yapar. Şiirle duyuramadıklarını öyküde çeşitlendirip ya da tam tersi öykünün anlatamayacağını şiirde yoğunlaştırarak verir...

BİLGELİK DÜZEYİNDE

Muzaffer Ağabey, tüm bu alanlarda inandığı değerlerin sesi, görüntüsü olan yapıtlar üretti. Dün vardı, bugün olacak, yarın yaşayacak ve yaşatılacak yapıtlar... Dile hâkimiyetine, Türkçeyi kullanmadaki ustalığına, Vahap Erdoğdu’nun aynı yazısından devamla bakalım: “Erdost’un Türkçeyi en iyi kullananlardan biri olduğunu da vurgulamadan geçmeyelim. Kendine özgü bir ironiyle kaleme alınan öykü ve deneme türündeki düzyazılarının, yazın dünyasında hak ettiği yeri alamamış olması, yazın adına kayıp sayılmalıdır. Yazmakla da kalmadı Erdost, düşüncelerini, duyumsamalarını resme ve fotoğrafa da yansıttı. Resim ve renk tekniği kaygılarını bir yana itip, düşlerinin ve düşüncelerinin dışavurumu olarak resimlerinde, Erdost’un kendine özgü bir tarz yarattığı söylenebilir. Erdost’un bu çalışmalarıyla, aydın olmanın da sınırlarını aşarak, bilgelik düzeyine yükseldiğine tanık oluyoruz.”

AYDINLANMA DEVRİMİNİN KÜLTÜR YARATANLARI...

Marx, kültürü, “Doğanın yarattıklarına karşın, insanın ürettikleridir” diye tanımlar. Kültür yaratmak üstüne düşündüğümüzde, ülkemizde ilk akla gelen adlar, elbet ki Köy Enstitülerinin kurucusu İsmail Hakkı Tonguç ile siyasi iradenin aydınlanmacı temsilcisi, dünya klasiklerini dilimize kazandıran Milli Eğitim Bakanı, Hasan Âli Yücel’dir. Salt, bu klasiklerin Türkçeye kazandırılması bile yeni bir uygarlık yaratma girişimidir Yücel’in. Onu tarihte yaşatacak olan bu çabası, bakanlığının düşürülmesi ve ardından Köy Enstitülerinin kapatılması sonrası, ne yazık ki örgün eğitim alanında da son bulacaktı. Daha kesin bir dille, 1923 Aydınlanma Devrimi büyük bir yara almıştır gerici bu darbeyle. Hasan Âli’nin başlattığı yarım kalan çeviri geleneğinin ikinci adımını, Aydınlanma devrimimizin iki bilgesi Vedat Günyol ve Sabahattin Eyüboğlu atarlar. Yücel’in yerine gelen Reşat Şemsettin Sirer, Tercüme Bürosu’nu kapatır ve klasiklerin çeviri işini durdurur. Bunun üzerine Tercüme Bürosu’ndan ayrılan Günyol ve Eyüboğlu, 1959’da, hem Hasan Âli’den yarım kalan çeviri işini, hem de Türkçede çeviri edebiyatı eksikliğini tamamlamak için kolları sıvarlar. Günyol, Çan Yayınları’nı kurar. 1964 yılında Fransızcadan, Eyüboğlu ile çevirdikleri Gracchus Babeuf’un “Devrim Yazıları” adlı kitap nedeniyle, 12 Mart’ta haklarında dava açılır, yargılanır ve içeri düşerler.

KARDEŞİNİN ANISINI SÜRDÜRDÜ

Ülkemiz örgün eğitim ayağındaki bu gelişmeye koşut üçüncü bir sıçramayı, yayıncılık alanında Marksist klasikleri Türkçeye kazandıran (“Açık Oturum Yayınları. 1958-60”, “Sol Yayınları Kasım 1965...”) Erdost kardeşler gerçekleştirir. İlhan Erdost’un 12 Eylül’de, gözaltında öldürülmesinin ardından “Onur Yayınları ([1974] 1980)” sahibi ve yönetmenliğini Muzaffer İlhan Erdost üstlenir. Kurumsal bir yapıya kavuşturarak kardeşinin anısını yaşatmayı sürdürmüştür aramızdan ayrıldığı 25 Şubat 2020 tarihine kadar. Yöntem olarak dili kullananlar, ya bunu bilimsel yol ve disiplin ya da sanatı konuşturarak yapar. Muzaffer İlhan Erdost, bu iki yolu da yetkinlikle kullanmıştır. Nasıl ki, Köy Enstitülü yıllarda Hasan Âli Yücel’in dünya klasiklerini dilimize kazandırması Aydınlanma devrimimizin kültür boyutunu genişlettiyse, özellikle Marksist öğretinin klasiklerini dilimize kazandırarak, düşünce tarihimizde tanınıp bilinmesi, sosyalist düşüncenin yaygınlaşmasında, Hasan Âli Yücel’in yaptığını, Muzaffer İlhan Erdost, bir adım daha ileri götürerek, toplumcu yazın ve düşün dünyamızda Marksist kültürü yaratmıştır. Deyimin tam karşılığı şu olsa gerek: Tek başına bir okul!..

İLLE BİR BAHANE GEREKLİYDİ: AZİZ NESİN

Sivas kıyını, uygulamaya sokulacak projelerden yalnızca biriydi. Aşama aşama gerçekleştirdiler. Meclis Araştırma Komisyonu Tutanaklarında Sivas Valisi Ahmet Karabilgin’in, komisyona verdiği ifadelerden anlaşılıyor ki, günler öncesinden hazırlıklar yapılmıştı (Muzaffer İlhan Erdost, Hiç Ölmedim Ben). Öyle söylendiği gibi, o gün Madımak Oteli’nin önünde toplananların başıboş insanlardan oluşan bir grup olmadığı, aralarında, Sivas’a otobüslerle getirilen şeriat yanlışları olduğu ortada. Bunların, Aziz Nesin bahane edilerek otelin önüne yığılması sağlandı. Bir anda “hadi gelin şu oteldeki kızıl komünistleri yakalım” diyecek kadar, kendiliğinden gerçekleşecek, basit ve münferit bir olay değildi bu.

Bu, laik Cumhuriyete karşı başlatılmış gerici, dinci, yobaz bir ayaklanmadır. Karanlıkla aydınlığın, özgürlükle tutsaklığın, barış ile savaş isteyenlerin, bağımsızlıkla sömürgecilerin, laiklikle şeriatçıların çatışmasıdır. Mutlak aydınlığın karanlığa üstün geldiği bir sürece evrilecektir. Felsefe tarihinin çok önemli bir sözüdür, “Günün en karanlık anı sabaha en yakın andır” sözü. Bu söz, yarınlara olan umudumuzu da diri tutuyor.

Özet olarak, bu bölümü, Erdost’un “Hiç Ölmedim Ben” kitabının, sayfa 214’teki, saptamalarıyla tamamlayalım: “Sivas Olaylarıyla ilgili Meclis Araştırma Komisyonu gibi, Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı ve Devlet Güvenlik Mahkemesi, aynı devletin valisine inanmamış, yerel basını irdelememiş, toplantıya katılmamış olan rektörü ve başkalarını dinlememişti. Sivas olayları sanıklarının, savunma avukatlarının güdülemeleri doğrultusunda ‘orası burası ellenmiş’ ve ‘kirlenmiş’ bir kaydı, rapora, Esas Hakkındaki Görüşe ve Karar’a temel almışlardı.

Sonuç şöyle özetlenebilirdi: Sivas yerel basınının ‘Refah Partisi’nin kalesi’ olduğunu söylediği Sivas’ta ‘Atatürkçü’ olduğu için çökertilmek istenen Vali Karabilgin, ‘Atatürk düşmanı’ olarak çürütülmeye çalışılmıştı. Üstelik Atatürk’e ve Atatürkçü düşünceye düşman olanların kulvarının karşısına konarak. Bu, pek de zor olmamıştı, çünkü ülkenin musalla taşında 37 tabut vardı ve Karabilgin’in omuzlarına laiklik düşmanlarının yaktığı 35 beden oturmuştu.”

ESKİ SHP MİLLETVEKİLİ ZİYA HALİS’TEN CEVAP: KATLİAMI ÖNLEMEK İÇİN ÇIRPINDIM

Gazetenizin, “Bir Katliam Davetiyesi” başlıklı dizisinde, benden “Ziya Salih” diye bahsedilerek Erdal İnönü ile birlikte basiretsiz tutum ve duruş gösterdiğim iddia edilmiştir. Buna örnek olarak da “Yetkim yoktu” dediğimin yazılmış olmasını, büyük bir yanlış ve haksızlık olarak değerlendiriyorum. O katliamın yaşandığı zaman benim, “Bir yetkim yoktu” diye bir sözüm olmamıştır.

Çünkü o zaman hükümette bir görevim yoktu ve SHP’nin 52 milletvekilinden biriydim. Ama ben bir milletvekili olarak bu saldırıyı önlemek için, başta dönemin başbakanı Tansu Çiller’i, İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu’nu, bu isimlerden önce de İsanbul’da bulunan Erdal İnönü’yü telefonla arayarak görüştüm. Başbakan ile yaptığım tartışmada görüş ayrılığım sonucunda, bir umutla dönemin Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş’i aradım.

Maalesef, Doğan Güreş telefonuma çıkmadı. Özetle bu katliamı önlemek için çırpındım durdum. Bu çabalarım katliamı engelleyemedi ama bu konudaki duyarlılığım ve çabalarımın, halkımız tarafından anlaşıldığını biliyorum ve buna inanıyorum. Bu yazıyı kaleme alan Ali Ekber Ataş, benim bu konudaki çabamı bilmiyor olabilir.

Menderes’in idamı ile ilgi olarak kanaatini dayandırdığı, İsmet İnönü’nün “gücüm yetmedi” sözü ile bu olayın hiçbir benzerliği yoktur. Belli ki Ali Ekber Ataş’a beni yanlış tanıtmışlar. Bu yazıya başlamadan önce benimle hiç olmazsa bir telefon görüşmesi yaparak, bu düşüncesinin ne kadar yanlış olduğunu anlayabilirdi. Erdal İnönü o zaman başbakan vekili ve SHP’nin genel başkanıydı. Ona ulaşıp haberi verdiğim zaman elinden geleni yapacağını bizzat bana söyledi ve bu çabayı gösterdiğine de inanıyorum. Bana göre, bu katliam önceden gericiler tarafından planlanmış, örgütlenmiş, derin yapılar tarafından da muhtemelen dolaylı olarak desteklenmiş bir projedir.

Bu proje, başta Süleyman Demirel olmak üzere devleti o gün yöneten Başbakan Tansu Çiller, İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu ve Emniyet teşkilatının yanlış yönetimi, yönlendirmesi, basiretsizliği sonucu engellenememiştir. Kaybettiğimiz canlarımızın anısının önünde saygıyla eğiliyorum.

SONUÇ

Muzaffer İlhan Erdost’un yaşamına, düşünce tarihimiz içinden baktığımda, şöyle bir gelişme seyrini izlediği gerçeğiyle yüzleştirir bizi: Lenin’in, 17 Ekim Devrimi’nin başarılmasında, Çanakkale Zaferi’nin etkisi ne oldu ise, Kurtuluş Savaşımızın başarılmasında 17 Ekim Devrimi’nin de böyle bir etkisinden söz edebiliriz. Çünkü her tarihsel olay gibi, bu iki yaşanmışlık da bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlı ve birbirini izler. Kimi zaman diyalektik koşullara aykırı bir seyirle çağın gerisine düşer, kimi zaman da olgunlaşan koşullara bağlı olarak, gerçek ivmesini yakalar.

Değişimin diyalektiği gereğidir bu. Tarihsel olarak birbirini izlemesindeki bu diyalektiği, Muzaffer İlhan Erdost’un yaşamında da görebiliriz. Vahap Erdoğdu, adeta onun yaşamöyküsünü özetlediği yazısında, bu konuya daha derin ve oylumlu bakmış: “Türk aydını Kemalizmin açtığı yoldan geçerek, sosyalizme ulaşmıştır. Bu tarihsel süreci yadsıyarak, dışarıdan ödünç alınan liberalizm-anarşizm karışığı iğreti kavramlarla düzenin pisliklerini örtüleme işlevi üstlenenleri, bu sürecin dışında tutmak gerekiyor. Erdost da, kuşağının pek çok sosyalisti gibi, Kemalizmin açtığı yoldan ilerleyerek sosyalizme ulaşıyor.”

Kapitalist öğretinin sömürü düzenine, soyguncu talanına karşı, emekten, barıştan (ki oğluna ad vermiştir ‘Barışda’ diye), insan hakları ve özgürlüklerden yana yaşamı boyunca herkese örnek olacak, 89 yıllık mücadele tarihi bırakmıştır geride. Bütün yaşamı yapıp ettikleriyle, bir yandan insanca bir dünyanın kurulmasının mümkün olacağının mücadelesini, öte taraftan üretimleriyle de bunu, kaçınılmaz görevimiz olduğunu göstermiştir bize...

Kısası, düşünür Muzaffer İlhan Erdost, “bir ağaç gibi tek başına” olsa da şair Muzaffer’in Ağabeyi, dostu, arkadaşı, yoldaşı, kalemdaşı, düşündaşı, sırdaşı, hapistaşı olarak dalları, yaprakları, çiçekleri, meyveleriyle bir orman kalabalığı... Ki, yüreğimdeki aklımdır Muzaffer İlhan Erdost...