Taş yerinde ağırdır

KONUK YAZAR | Bergama eski Belediye Başkanı Sefa Taşkın, Cumhuriyet'in Ege'si için yazdı...

15 Mart 2021 Pazartesi, 15:16
Taş yerinde ağırdır
Abone Ol google-news

ZEUS SUNAĞI NEDİR?

Anadolu’da binlerce yıldır birçok kültür var oldu. 12 bin öncesi, Göbeklitepe’den bu yana onlarca farklı toplum Anadolu’da sayısız iz bıraktı. Bu izler içinde en görkemlilerinden biri yaklaşık 2300 yıl önce Pergamon’da, günümüz İzmir-Bergama’da yapılmış Zeus Sunağı’dır.

İ.Ö.3. ve 2. yüzyılda Batı Anadolu’nun egemeni Pergamon Kralları, Attalos hanedanı idi. Pergamon’un akıllı ve bilgili kralları başkentlerini dönemin en görkemli yapılarla süslü zengin bir metropol haline getirdiler.

Kenti sürekli tehdit eden, Eskişehir-Ankara çevresinde yerleşmiş Galatlar (Kelt topluluklarından) adı verilen bir barbar halka karşı kazandıkları zafer nedeniyle, Kralları II.Eumenes Pergamon Akropolüne, bu zaferi onlara kazandırdığına inandıkları baş tanrı Zeus onuruna bir Sunak yaptırdı.

Tanrıya kurban sunmak için yapılan bu Sunak bir mimari ve heykeltıraşlık şaheseriydi. Alt nalı biçiminde, 35*34 boyutlarında 12 mt, dört katlı bir apartman yüksekliğindeydi. Salt mermerden yapılmıştı. Dış duvarlıları süsleyen mermer frizler sayısız tanrısal figür taşıyordu. 

Bu mermerlere işlenen görüntülerde, o zamanın inancına göre Zeus ve ailesinin Titan/Gigant denen devlerle savaşıp evrene egemen olması anlatılıyordu. Bu anlatıyla Pergamonlular, düşmanlarını Devler/Gigantlar, kendilerini kazanan tanrılar yerine koymuş oluyordu.

İnanılmaz güzellikteki heykelimsi kabartmalarla Pergamon heykeltraşları mermere acı, korku gibi duyguları işliyor, heykelleri eylemlilik içinde gösteriyorlardı.

Sunağın iç duvarlarındaki frizlerde de Pergamon’un kuruluş söylencesi sayılan Kahraman Telephos’un serüvenlerini anlatılıyordu. Bu da mermerlere işlenen, çizgi roman gibi, ilk uzun sıralı öykü kabul ediliyor.

Zeus Sunağı, bu eşsiz eser Pergamon Akropolünde yüzlerce yıl insanların inanç ihtiyacını karşıladı. Varlığı korundu.

İ.S. 6. yüzyılda Bizans döneminde artan Arap akınlarına karşı, kentin surlarını güçlendirmek için, özellikle fanatik hıristiyan Ephesuslu Ionnes’in kışkırtmalarıyla Sunak yıkıldı ve parçaları sur duvarlarına takviye taş olarak kullanıldı. 

Zaten o yıllarda Hıristiyanlıkta, inançlarında heykellerin yeri olmadığını savunan “İkonoklast”, “heykelleri yok etme” akımı başlıyordu. Akdeniz, Ege havzalarında birçok mermer heykelin kırılması, yok edilmesi bu dönemde olmuştur.

Ardından İ.S.715’de bölgeye gelen Emevi Kumandan Mesleme Sardes’in (Salihli) yanı sıra Pergamon’u yıktı, kentte taş üstünde taş bırakmadı.

Sunağı o güzelim parçaları ya sur duvarlarında ya da temellerinin bulunduğu yerde oluşan höyüğün, toprağın altında, tarihin kollarında uykuya daldı. Kent eski önemini yitirdi.

NEDEN ZEUS SUNAĞI?

13.yüzyılda Türklerin bölgeye gelmesiyle yöre yeniden canlandı. Pergamon Akrapolü’nün aşağısındaki düzlükte kent; camiler, hanlar, hamamlarla donatıldı. Yeni Bergamalılar Akropole “Kale” dedi. Kale tam bir harabeydi.

Bergama’yı ziyaret eden gezginlerden 17.yüzyılda Evliya Çelebi,  19.yüzyıl başlarında Charles Texier gibi gezginler Pergamon’u bir harabe kent olarak anlatırlar.

1625’de Bergama’ya gelen, İngiliz resim ve heykel koleksiyoncusu Arundel Kontu Thomas Howard’ın adamı papaz Willam Petty Akropolde bulduğu iki frizi, ne olduğunu bilmeden İngiltere’ye götürdü. Bu iki eser zaman içinde Howard’ın koleksiyonunda unutuldu, ancak 1960’larda yeniden fark edildi. 

Devir Avrupa’da, Sanayi Devriminin yükseldiği, Kapitalizmin geliştiği, Sömürgeciliğin de desteklediği yeni zengin toplumsal sınıfların ortaya çıktığı bir dönemdi. Emperyalizmin ayak sesleri duyulmaktaydı. Ancak bu yeni zengin sınıflar, İngiltere, Fransa, Almanya’da geçmişlerine baktıklarında hiçbir gelişmiş kültürel birikim göremediler.

Ünlü Fransız düşünür Michael Foucoult bu durumu şöyle değerlendirecektir. “19. yüzyıl Avrupalıları, yaşadıkları döneme anlam katmaya çalışırken kendilerini güvensiz hissettiklerini ve bu anlamı sağlamak ve yeni bir kimlik yaratmak için antik çağ tarihine dönmüşlerdi.”

Onlara, kendi kültürel geçmişlerine temel olacak simgeler gerekiyordu.  İngilizler Yunanistan’ın, Fransızlar Mısır’ın, Almanlar Anadolu’nun tarihi eserlerine göz diktiler.

Almanlar göre Bergama’nın Zeus Sunağı bu ihtiyaç için biçilmiş kaftandır.

ZEUS SUNAĞI NASIL KAÇIRILDI?

Bu ortamda,  1864’de Kuzey Ege’ye, Dikili-Bergama yolunu yapmak için gelen Alman Mühendis Carl Humann‘a yol yapmak için taş lazımdır. Humann  yöredekilere, “taş nerde bulabileceğini”, sorar. “Bergama’ya” git, derler. “Orada taş çok”.  

Bergama Akropolüne çıkan Humann, kalenin sur duvarlarında Zeus Sunağının o muhteşem frizlerinden birkaç tanesini görür. Berlin’e Müzeler Müdürü Ernst Curtius, Alaxender Conze gibi görevlilere haber salar. Almanya’nın adı o zamanlar daha Prusya’dır.

Duvarlardaki frizlerin olağanüstü güzellikte, sıra dışı eserler oldukları anlaşılınca Carl Humann, surlardaki frizleri sökerek ve yaptığı gizli kazılarda bulup Dikili’de biriktirdiklerini, 1864-1878 yılları arasında; Prusya/Alman Devletinin yardımıyla, hiçbir izin almadan, kaçak, İzmir Alman Konsoloslarının da marifetiyle  Bergama’dan Dikili’ye kağnılarla, Dikili’den İzmir’e teknelerle, İzmir’den de Hamburg’a gemilerle, oradan da Berlin’e trenle taşıtarak gönderir.

Başka yerlerden de gelen bu gibi olaylar nedeniyle Osmanlı Payitahtı rahatsızdır. Padişah Abdülaziz’dir. 1869’de Osmanlının ilk Asar-ı Atika yasası çıkarılır. Bu yasaya göre “tarihi eserlerin yurt dışına çıkarılması kesinlikle yasaklanır.”

Bu yasaya rağmen eserlerin C.Humann başkanlığındaki çete tarafından yasa dışı Almanya’ya gönderilmesi, gizlice kaçırılması devam eder. 

Carl Humann yaptığı kaçak kazıları ve eserlerin nasıl kaçırıldığını 1871 yılında Berlin’e yazdığı mektupta açıkça anlatır: “Bunu gerçekleştirmek için birkaç kişi istihdam ettim ve kaya gibi sağlam Bizans duvarının köşesini kırdım. Duvarın içinde çıkan kabartmalardan birinde, ölmek üzere yere kapanmış bir genç oğlan vardı. Kabartmaların ikincisi ise tahmin edebildiğim kadarıyla, Herakles’in topuzunun vuruşlarına karşı kalkanıyla kendini korumaya çalışan yaşlı bir devi simgeliyordu. Daha sonra bu iki kabartma parçasını, muhteşem bir frizi, birkaç yazılı plakayı ve daha önce Bergama’da topladığım eserleri İzmir’deki Konsolos Dr. Johannes Lührsen’e gönderdim. O yıllarda buraya gelen tüm gezginler Dr.Lührsen’in konukseverliğinden nasiplerini almışlardır (!). Eserler daha sonra konsolosluk tarafından Berlin’e yollandı.”

Bu kaçırılma olayı sırasında Bergamalılar, tabii ki mermer frizlerin anlamını ve değerini bilmezler ama “Bergama’nın hazineleri kaçırılıyor” diye ayaklanırlar, kağnıların önünü keserler. İstanbul’dan bir Paşa kontrole gelir. C.Humann  Paşa’ya değerli taşları değil yol taşlarını gösterir, iyi ağırlar! Paşa da “bu taşlar değerli değilmiş” der, geri döner.

C.Humann yaptığı yasa dışı işten korkmuş olmalı ki aynı yıl Berlin’e bir mektup daha yazar ve Alman devletinden yardım ister: Daha sonra gönderdiği “üç parçanın mavimsi beyaz mermerden  ve ilk ikisinin 89 cm yükseklikte olduğunu, bu kabartmaların aynı frize ait olabileceğini, artık daha fazla bir şey yapmasının mümkün olmadığını, Kraliyet Müzesinin bu işi üstlenmesi gerektiğini” yazar.

Bergama eserlerinin yurt dışına gayrı meşru gönderilmesi organize bir şeklide sürmektedir.

Bu kaçakçılığın tanıkları da olur: 1872 yılında, Anadolu’nun antik kentlerini dolaşan İngiliz gezgin Edwin John Davis yayınladığı notlarda: “İzmir’de bir otelde bir Alman mühendisle (Carl Human) karşılaştığını, yakın zamanda Bergama’da kapsamlı bir kazıda görevlendirilmiş ve pek başarılı olduğunu, Avrupalıların Osmanlı’dan antik eser arama izni almalarının kolay olmadığını”, yazar.

Gerçekten de Almanların sonraki yıllarda yayınladıkları envanterlerde 1873 yılında Bergama eserlerinin, yasal olarak mümkün olmadığı halde, Almanya’ya gönderildiği belgelidir. 

Bununla beraber kaçırılan eserlerin çokluğundan Prusya/Alman Devleti de tedirgin olmuştur. Özellikle, daha sonra bir ara kral olacak olan Prens III.Freidrick’in baskıları ve çabalarıyla yeni bir Asar-ı Atika Nizamnamesi çıkartılıp kaçırılan eserlerin ve kaçırılacakların meşrulaştırılması istenir.  

Yapılan baskılar sonucu, 1874 yılında, o sıralar Osmanlı Müze-i Hümayun Müdürü, yine bir Alman olan Philipp Anton Deither’e bir yasa hazırlatılır. Yasaya göre; “bulunan tarihi eserlerin 1/3’ünün kazı yapana, yani Almanlara, 1/3’ü toprak sahibine, 1/3’ü Devlete verilecekti”. Paylaştırmayı da yine bir Alman, İzmir Osmanlı Bankası Müdürü, Göttingenli  W.Heinze yapacaktı. 

Sanki bir heykel üçe bölünürmüş gibi! 

Yasanın hemen uygulanmasını isteyen Almanlar, beklemedikleri bir şekilde Osmanlının yurtsever memurlarının direnişiyle karşılaşırlar. Osmanlı, Bergama eserlerini Almanlara vermez. Yasayı uygulamaz. Tabii ki bu direnişten, ilginç bir kişilik olan Padişah Abdülaziz’in haberi olmalıdır.

Bunun üzerine Prens III.Freidrich’in görevlendirdiği Dr. Gustave Hrischfeld, 27.06.1874’de Bergama’da kazı yapmak için Osmanlıya baş vurur. Bu dilekçeye Osmanlı Hariciye Nezaretinin 11.12.1874’de verdiği yanıt ibret vericidir: «…esasen eski eser kazısından maksat bilgi sahibi olmaksa  …..eğer kazı yapmak isteniyorsa, eserlerini tümünün müzeye verilmesi, çıkacak olan eserlerin sadece alçı kalıpları ile  resimlerinin alınması ve kazı yapılmak istenen alanlar için ayrı ayrı Ruhsat istenmesi hususlarının kabul edilmesi Şarttır.». İş yokuşa sürülür. Buna benzer başka dilekçeler de reddedilir. 

C.Humann’ın gizlice kaçırdığı eserlerden geride kalan Bergama eserlerini Osmanlı Almanlara 1874’de resmen vermemekte kararlıdır.

Ancak Humann başkanlığında, A.Conze gibi müzeciler, hatta  Prens III.Freidrick’in de içinde olduğu şebeke kaçakçılığa devam etmektedir. 

Carl Humann, 1878’de Berlin’e yazdığı mektupta olguyu şöyle anlatır: “Zaten, Ali Rıza’nın (İzmir’deki Osmanlı memuru) sadece kâğıt üzerinde var olan (tarihi eserleri ülke dışına çıkarılmasına izin  vermeyen) Âsâr-ı Atîka Nizamnamesinden  haberi bile yok. Bu işin kokusu çıkmadan rölyefleri tepeden aşağı indirteyim, sağlam sandıklara koyayım, Dikili'ye taşıtayım. Orada kimse sandıkları İzmir’e gidecek bir gemiye yükletmemi engellemez. İzmir'deki Diran Efendi’yi (Osmanlının Gümrük memuru) yoklayıp İzmir Limanı'na kontrolsüz sokmalarını sağlarım. Güçlük yaratılırsa gemim İzmir yerine Syra’ya   (Syros- o zamanlar Osmanlı sınırları içinde olan bir Ege adası)  gider, oradaki  Alman Konsolos Kloebe yükü nakleder. Böylece hiç kimse sandıkların yerini bulamaz. Biz de bunların size altı yıl önce ve geçen sene gönderdiğim rölyeflerden olduğunu söyleriz.”

Bu ortamda Osmanlının iç işleri karışıktır. 1876’da Abdülaziz devrilmiş, II.Abdülhamit Padişah olmuş, I.Meşrutiyet ilan edilmiştir. Almanların Bergama eserlerini isteme talepleri devam eder ancak bu süreçte de kabul görmez.

Taa ki, “93 Harbi” de denen 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşının sonuçlarına kadar.

Bu savaşta, Gazi Osman Paşa’nın savunduğu Plevne düşmüş, galip Rus Ordusu İstanbul kapılarına, Ayastefanos/Yeşilköy’e kadar gelmiştir. Payitaht düşmek üzeredir. Osmanlı sözde müttefik Almanya’yı barış için aracı olmaya çağırır. Berlin’de, Alman Şansölyesi Bismarck himayesine yapılan anlaşmayla Osmanlı Romanya, Bulgaristan ve Kıbrıs’ı kaybeder. 10 milyon muhacir Anadolu’ya göç eder. İyice köşeye sıkışmış Osmanlı Devleti, üzerindeki fırsatçı Alman baskısı altında, Prens III.Freidrich ve Şansölye Bismarck’ın katkılarıyla, özellikle Osmanlının Müzeler Müdürü Alman Deither’in çabalarıyla 1/3 yasasını uygulamak durumunda kalır. “Kasap et derdindedir, koyun can”. Zaten büyük kısmı C.Humann tarafından kaçırılmış olan Zeus Sunağının geride kalanları 20+20 bin marklık (bugünün parasıyla 70-80 bin Euro)  bir bağış karşılığında Almanlara verilir. 

SÜRGÜNDEKİ ZEUS

Bu kararları öğrenince, daha önce Zeus Sunağının kaçırılmasında baş rol oynayan C.Humann büyük sevinç içinde, Bergama Akropolünde taa Ege Denizinden görülen büyük bir ateş yakar. Prens III.Freidrich’e “Pergamon Kralı Attalos”, kendine “gods beloved man- tanrıların gözdesi adam” sıfatını takar. Böylece kaçakçı olma durumundan kurtulacağını düşünüyor olmalıdır.

Bu gelişmeler bağlamında İstanbul basını, özellikle Serveti Fünun gazetesi, Mehmet Vahid’in kalemiyle Osmanlının Müzeler Müdürü Alman Deither’e ağır suçlamalarda bulunur.

C.Humann’ın büyük kısmını kaçırdığı Zeus Sunağının parçaları ve heykellerden geriye kalanları Almanlar toplarlar, yaptıkları kazıyla bulduklarını Berlin’e götürürler.

Bu durum Almanya’da büyük sevinçle karşılanır. 26.07.1886’da   Berlin’deki Lehrter Tren İstasyonunda 1500 sanatçıyla yaptıkları festivalle Bergama eserlerinin Berlin’de gösterime açılışını büyük bir törenle kutlarlar.

Bu eserleri Berlin’e getirmişlerdir ama başlangıçta bu muhteşem frizlerin ne anlattığını, ne olduğunu bilinmez. Tarihi belgelerin incelenmesinden bu eserlerin Pergamon Krallığının yaptırdığı görkemli Zeus Sunağı olduğu anlaşılır.

Yapılan rekonstüksiyonlarla Sunağı ve heykelleri, Berlin içinden geçen Spree nehri üzerindeki bir adaya inşa ettikleri önce küçük, daha sonra 1930’da daha büyük bir müzeye koyarlar. Adına da Pergamon Müzesi derler.

1933’de Almanya’da iktidara gelen faşist Hitler de Bergama eserlerini, görkeminden yararlanarak kendi ideolojisi için kullanmaya çalışır. Japon İmparatoru gibi konuklarını burada ağırlar, 1936 Olimpiyatlarının açılışını burada kutlar.

Çok uzaklardan, Bergama’dan çetin yollar aşılarak, yollarda kim bilir ne tahribatlara uğratılarak Berlin’e sürgüne getirilen Zeus Sunağını çilesi burada da bitmez.

II.Dünya Savaşında Hitlerin yenilmesi üzerine, 1945’de Zeus Sunağının içinde bulunduğu Müze de Sovyet Ordusunun eline geçer. Bergama eserlerinin bir kısmı güvenli bir yere götürüldüğü söylenir ama Alman Devlet belgelerindeki fotoğraflara göre Müze harabe haline dönmüştür. 

Müzeyi Naziler’in elinden teslim alan Sovyet Albayı S.I.Tyulpanov bu durumu şöyle saptar: “Siz Almanlar sanat eserlerinizi, dünya kültürünün bu muhteşem hazinelerini gerçekten kötü korudunuz ve böylesi tehlikelere maruz kalmalarında suçunuz var.  Ama bütün bu sanat eserlerini ait oldukları yere götüreceğimiz gün gelecek. Çünkü biz sanat eserlerine savaş ganimeti olarak bakmıyoruz”.

Berlin’in siyasi durumunun belirsizliğinde Sovyetler, Zeus Sunağının parçalarını vagonlara doldururlar, Leninigrad’a (şimdiki Petersburg) götürürler.  1956’da Berlin’in ikiye bölünmesi kesinleşip, Pergamon Müzesi Berlin’in doğu yanında  kalınca Sovyetler Bergama eserlerini Doğu Almanya’ya iade ederler: hem de “Sovyet halkının Alman halkına armağanı“ olarak. Tabii ki sormak gerekir: Kimin eserlerini kime armağan ediyorlardı ki? 

BERGAMALI ZEUS EVİNE DÖNMELİ

Osmanlı 1884’de Osman Hamdi bey eliyle çıkarılan 3.Asarı Atika Nizamnamesiyle tarihi eserlerin yurt dışına çıkarılmasını tamamen yasaklayacaktır, ancak o gündür bugündür Bergama’nın Zeus Sunağı Almanya’da, Berlin’de sürgündedir. Müze dedikleri koca bir hapishanede tutsaktır.   

Bu durum yıllardır Türkiye’de, Bergamalıların yüreğinde bir yaradır. 1990’da Bergama Belediye Meclisinin aldığı karar uyarınca “Zeus Sunağının Almanya’dan geri istenmesi” kararlaştırılır. Meclis üyeleri Berlin’e gidip Pergamon Müzesinde, Zeus Sunağının merdivenleri önünde yaptıkları bir basın açıklamayla bu istemi kamuoyun duyurur.

1995 yılında ise 100 Bergamalı genç, Bergama Belediye Meclis üyeleriyle birlikte bir kez daha Berlin’e gidip aynı istemi tekrarlar, kararlılıklarını bildirirler.

Bir kampanyaya dönüşen bu istem bağlamında ulusal düzeyde 20 milyon imza toplanır. Bu girişim ülkede ve yurt dışında büyük yankı uyandırır. Yurt dışına kaçırılmış tarihi eserlerin geri alınması girişimleri için bir milat kabul edilir.

Bu yönde çalışmalar Bergama’nın başına gelen bir başka olumsuzluk, “Siyanürlü Altın Madeni” olayları ve siyasal gelişmeler nedeniyle yavaşlar ve durur.

Aradan geçen bu kadar zaman süresince teknolojinin gelişmesi, internet aracılığıyla her türlü bilgiye kolayca ulaşılabilmesi, Osmanlı belgelerinin daha dikkatle okunması, Zeus Sunağını geri istemenin, onun Almanya’ya götürülmesinin düpedüz bir kaçakçılık ve şaibe olayı olduğunu ortaya çıkarır.

 Üstelik Bergama UNESCO Dünya Mirası asıl listene alınmıştı. 1964’de imzalan Uluslararası ICONOMOS Venedik Tüzüğü’nin 7.maddesi açıkça: “Bir anıt tanıklık ettigˆi tarihin ve ic¸inde bulundugˆu ortamın ayrılmaz bir parc¸asıdır.  Ku¨ltu¨r  varlıgˆının tu¨mu¨nu¨n, ya da bir parc¸asının bas¸ka bir yere tas¸ınmasına - anıtın korunması bunu gerektirdigˆi, ya da c¸ok o¨nemli ulusal veya uluslararası c¸ıkarların bulundugˆu durumlar dıs¸ında  izin verilmemelidir...”, demektedir.

Bu akışta, İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi 12.08.2021 günü Oybirliği ile, siyasi parti farkı gözetmeksizin aldığı ve Bergama Belediyesinin de katıldığı kararla Zeus Sunağının geri getirilmesi konusunda çalışma yapma kararı alır. Durumu bir üst düzeye çıkarır.

Bugün bu bilgiler ve değerlendirmeler göstermektedir ki, Bergama’nın Zeus Sunağının ve Bergama heykellerinin büyük kısmının 150 yıl önce Bergama’dan Berlin’e götürülmesi açık bir kaçakçılık olayıdır. İzinlerle götürüldüğü bildirilenler de şaibeyle, baskıyla alınıp götürülmüştür.

Bergama’nın, Zeus Sunağı ve heykellerini geri alma istemi hukuken de ahlaken de haklıdır. İnsanlığın 21.yüzyılda ulaştığı gelişmişlik düzeyiyle uyumludur.

Anadolu’nun yurt dışına götürülmüş eserleri evlerine dönmelidir. Zeus Sunağı Bergama’nındır ve geri verilmelidir.