‘Yazarlık yapıştırma bıyık değildir!’ Ülker İnce'nin yazısı...

“Yukarıdaki cümle Salah Birsel’e ait. Yazarlık öyle takma bıyık gibi iğreti, takılıp çıkarılacak bir şey değildir, insanın hamurunda olan bir şeydir anlamında söylüyor bunu. Ben de bu anlamda bu sözü Gelirken Ekmek Al adlı öykü kitabının yazarı Şermin Yaşar’a yakıştırdım. Kitapta, dünyanın yüzlerce ülkesinde, o ülkelerin kalabalık ailelerle dolu milyonlarca köşesinde hiç tanımadığımız insanların, milyonlarca farklı biçimde yaşadıkları şeyler anlatılıyor. Onların hepsinin öyküleri bunlar. Bir başka deyişle, havasız yaşayan insanların öyküsü.”

20 Mart 2021 Cumartesi, 00:01
Abone Ol google-news

Havasız yaşanır mı? Şermin Yaşar’ın Gelirken Ekmek Al isimli kitabındaki öyküleri okuyunca yaşandığını görüyorsunuz. Öykü kahramanları havasız yaşayabiliyorlar çünkü hayatta kalma güdüleri o kadar güçlü ki, en olumsuz koşullarda bile ne yapıp edip kendilerine bir hava deliği açmayı başarıyorlar. Çok zekice ve hayran olunası bir biçimde hem de.

Ama Şermin Yaşar bu kitabı, bakın insanlar ne büyük baskılar altında, ne büyük mutsuzluklar, yoksulluklar, yoksunluklar, çaresizlikler içinde yaşıyor, demek için yazmamış, “Gelirken Ekmek al” demenin ne büyük bir mutluluk, ne büyük bir mucize olduğunu, her şeyin tıkırında gittiğine işaret ettiğini anlatmak için yazmış. O yüzden öykülerden dışarı taşan canlılık, yaşama isteği ısısı okuru da içine alıyor, o yüzden o ağır öyküleri hafif bir ruh haliyle okuyorsunuz.

BÜYÜK AİLELER, DEMİR YASALAR!

Öykülerde en başta aileler var, bilmem ne ailesi, bilmem ne oğulları gibi, daha sonra anneler, babalar var, oğullar, kızlar, gelinler damatlar var, dayılar, amcalar, teyze ve halalar var, yengeler, enişteler, eltiler, görümceler, kayınlar var. Büyük, kalabalık ve sandık gibi sımsıkı kapalı aileler var, onların demir yasaları var. Hiç kimsenin söz hakkı yok. Söz hakkı varmış gibi görünenlerin de bir zamanlar hiç söz hakkı olmamış.

Peki o zaman kimin söz hakkı var? Hiç kimsenin. Hepsi hayatın elinde birer oyuncak. Atılıp tutulmuşlar, hala da atılıp tutuluyorlar. İyilik, kötülük, dostluk, düşmanlık, sadakat, ihanet, merhamet, acımasızlık, dürüstlük, üçkağıtçılık hepsi onlarda, “insanlıkları bir gelmiş bir gitmiş yıllarca”.

Hayat nasıl su gibi, durmamacasına akıp gidiyorsa metindeki insanların hayatları da öyle, hızla akıp gidiyor. Öykü metinleri de aynen öyle, hızla akıp gidiyor, hiç durup geriye bakan yok, ölen ölüyor, kalan kalıyor, tıpkı hayattaki gibi. Yazarın anlatım tarzının, okura algılatmak istediği gerçekle çok örtüştüğünü söylemek istiyorum.

YETER Kİ HAYAT DURMASIN!

Öykü kişileri genelde hızla akan hayata ayak uydurmaya çalışıyorlar. Onlara göre hayat akmalıdır, bu akışa engel olmak, işleyebilecekleri en büyük günahtır. Engel olmamak için her şeye katlanabilirler, sevmedikleri kadınlar ya da erkeklerle evlenebilirler, sevmedikleri işleri yapabilirler, sevmedikleri insanlara katlanabilirler. Yeter ki hayat durmasın. Oysa biz hayatı durdurmadan içine bakılamayacağını biliriz, yazarların, sanatçıların, bilim adamlarının, felsefecilerin hayatı durdurmak zorunda olduklarını, hayatı durdurmadan içini göremeyeceklerini biliriz. Öyküdeki insanlar arasında böylesi hiç yok, hayatı anlamaya çalışmak diye bir şey yok.

Payına düşen hayat neyse onların çoğu onu yaşıyor ama aralarında tek tük de olsa, kendi hayatı yerine taklit, özenti bir hayat yaşamaya çalışanlar da var. Onlar o kadar sevimsiz ki onların yanında ötekiler, kötü şeyler de yapsalar, yalnızca hayatta kalma içgüdüsüyle, kendilerine bir hava deliği açmak için yaptıkları için çok sevimli görünüyorlar.

Örneğin, iki günlüğüne ziyarete gelen kayınvalidesiyle kayınpederini kahvaltı masasına buyur ederken, belki de “Nasıl oturmak istersiniz,” diye sorması beklenirken, “Siz şöyle buyurun, siz böyle oturun,” diyerek yer gösteren gelin Filiz öylesine sevimsiz geliyor ki bize. Ya da insanların teknoloji düşkünlüğünü sömüren, onlara her çıkan yeni ürünü satarak köşeyi dönen, hava kirliliğiymiş, çevrenin yok edilmesiymiş, hiç bunlara aldırmadan her yeni teknoloji ürününü onlara sevdiren açıkgöz tüccar öyle sevimsiz ki.

‘DUYGULARI HİSSETTİREN BİR YAZAR’

Şermin Yaşar’ın yazış tarzında beni en çok etkileyen şeyi söylemeye geldi sıra şimdi. Duyguları doğrudan anlatmaması. Öykü kahramanları, başlarına gelen çok acı verici olaylar karşısında sanki hiçbir şey hissetmez çünkü onların duyguları asla doğrudan betimlenmez, onun yerine küçücük bir ayrıntıyla o acıyı okurun hissetmesi sağlanır.

Ne demek istediğimi tam anlatabilmek için size Dostoyevski’den aklımda kalmış bir örnek vereceğim. Dostoyevski’nin bir kahramanı, çılgınca sevdiği kadını kaybettiği zaman günlerce evden çıkmaz, sonra bir gün sokağa çıktığında sanki gözleri kör olmuş gibidir, hiçbir şey görmez, herkese çarpa çarpa yürümeye başlar.

Yazar o adamın duygusunu tanımlamaz, belki tanımlamaya çalışsaydı, okur o gevezelikleri bir “tanımlama, betimleme” olarak okuyacaktı. Ama kör olmadığı halde hiçbir şey göremeyen, sokakta, herkese çarpa çarpa yürüyen adamın ne durumda olduğunu okur hemen anlar, kendisine daha başka bir şeyin anlatılmasına gerek yoktur. Şermin Yaşar’ın bazı öykülerini bitirdiğim zaman, ağlamamak için durdum, burnumu çektim.

Bir de Nazım Hikmet’in ünlü bir dizesi vardır, “Sen mutluluğun resmini yapabilir misin, Abidin?” diye. (Aslında o daha önce Lunarçarski’nin Renoir için kullandığı bir sözdür: “Mutluluğun resmini yapan adam,” demiştir.) İşte Şermin Yaşar, “Bize Bi Çay” öyküsünde mutluluğun resmini öyle güzel çizmiş ki. O mutluluk katiyen parayla pulla, hiçbir şeyle olmaz.

Gelirken Ekmek Al / Şermin Yaşar / Doğan Kitap / 196 s.