Yedi yabancı bir gece

Son yıllarda ana akım Hollywood’dan çıkan en özgün filmlerden biri olan “El Royale’de Kötü Zamanlar” zekice yazılmış senaryosuyla ilgiyi hak ediyor.

12 Ekim 2018 Cuma, 22:37
Abone Ol google-news

Neredeyse dahiyane güzellikte bir açılış sekansıyla başlayan “El Royale’de Zor Zamanlar - Bad Times at the El Royale” yılın hoş sürprizlerinden biri kuşkusuz. 2012 tarihli filmi “The Cabin In the Woods - Dehşet Kapanı” ile korku türünün klişelrini ele alarak post-modern trüklerle sağlam bir seyirlik ortaya koyan Drew Goddard’ın imzasını taşıyan “El Royale’de Zor Zamanlar” akla sık sık Tarantino’yu getiren tarzıyla ve uzun sayılabilecek (141 dk) süresine rağmen, son derece sürükleyici, yer yer şok edici ve kesinlikle eğlenceli bir macera filmi.

1969. Kalifornia ile Nevada eyaletlerini sınır çizgisinin tam ortasından geçtiği ve son yıllarda gözden düştüğü için bir hayli tenha olan El Royale adlı bir moteldeyiz. Burası bir zamanlar belli ki kalburüstü insanların tercih ettiği, şatafatlı bir hayatın yaşandığı, ama ne yaşanıyorsa orda kalan mekânlardanmış. Şimdiyse yolu tesadüfen orada kesişen bir avuç yabancının gecelediği köhneleşmeye yüz tutmuş bir motel haline dönüşmüş. Filmin hemen başında yer alan ve 10 yıl öncesini gösteren sahnede tanık olduğumuz kadarıyla, yüklü sayılabilecek miktarda bir paranın söz konusu olduğu bir durum sebebiyle, en azından bu yolculardan birinin ne istediğini bilerek buraya geldiğini tahmin ediyoruz ama hangisi olduğunu bilmiyoruz. Elektrik süpürgesi satıcısı Laramie Seymour Sullivan mı (Jon Hamm), siyahi şarkıcı Darlene Sweet mi (Cynthia Erivo), Rahip Daniel

Flynn mi (Jeff Bridges), yoksa genç ve çekici Emily mi (Dakota Jonhson)?...

Tam bu noktada kısa bir parantez açmakta fayda var. Son bir yıldır Hollywood’da heyecanla beklenen (senaryo aşamasından itibaren hemen tüm stüdyoların ilgilendiği bir filmden bahsediyoruz nihayetinde) filmi için ‘noir’ ustalarından ilham aldığını gizlemiyor Goddard. Hammett, O’Connor, Ellroy gibi yazarlarla film noir’ın üzerindeki etkisini dillendiren yönetmen “Film noir’ın sinema tarihindeki yerini daha iyi anladıkça ve yaşadığımız zamanı nasıl da doğruyu yansıttığını fark ettikçe aramızdaki aşk ilişkisi büyüdü” diyor. Filme giren her karakterin olay örgüsüne yeni bir şeyler kattığı, kronolojik kurgunun terk edilip bağlama göre ilerleyen kurgunun (Tarantino anıştırması en çok bu anlatım tarzında beliriyor) tercih edildiği, moteldeki sırların işleri iyice karmaşıklaştırdığı ve üstüne üstlük Hitchcockvari bir MacGuffin’in de devreye girdiği “El Royale’de Zor Zamanlar” haftanın dikkate değer yapımlarından.

Müziğin rolü...

Filmin konusuna dair fazla açık vermemek adına karakterleri ve onların hikâyelerini fazla deşmeyelim ama en azından önemli bir payı olduğuna inandığımız müziğe kısa da olsa bir paragraf ayıralım. Öncelikle filmin soundtrack’inde tercih edilen ve dönemin siyahi müziğini olduğu kadar yeni yükselen rock akımını da kapsayan çok sağlam bir seçkinin sizi beklediğini belirtelim. Ama onun dışında müziğin kullanımı filmde gerilim unusurunun da en önemli destekçilerinden biri haline geliyor. Özellikle de el çırpmalarının çekiç seslerini kamufle etmeye ayarlandığı sahnede...

Filmin eninde sonunda bir Tarantino pastişi olduğunu ileri süren eleştiriler de okuyacaksınız muhakkak ve bu eleştirilerde önemli bir haklılık payı da var, ama izlediğiniz şeyi çok ciddiye almayıp (bunu Tarantino filmleri için de yapmanızı tavsiye ederim bu arada), beklentilerinizi gerçekçi tutarsanız, eğlenceli ve kaliteli bir vakit geçirmemeniz için hiç sebep yok. Çoğu zaman bu yeter de artar bile.