Zor zamanlardan öğrenmek...

78’liler Girişimi sözcüsü ve Halkların Demokratik Partisi (HDP) Parti Meclisi üyesi Celalettin Can'a yazdı...

13 Haziran 2018 Çarşamba, 22:35
Abone Ol google-news

Cezaevi insan düşüncesinin yoğunlaştığı bir mekân. Zaman durmuş gibidir cezaevinde. Daracık bir mekânda zihninle, bilincinle, psikolojinle ve elbette gelmiş cezaevi kapılarına takılmış anılarınla baş başasındır.

Dış dünya ile bağın, onu yaşamadan kurulur. Yaşamadığın dış dünyada olup bitenlerin tarihsel sıralamasını karıştırman rastlantı değildir. Yeryüzünde olup bitenleri kendi ülkenin bir kentinden, bir ilçesinden izlemişsindir. Basından ya da elde ettiğin her enformasyondan o gün bulunduğun mahaldeki bir özgün yaşantıyla, bir etkinlikle aynı ana rastlar, karıştırmazsınız.

“Özgür” insan ise her gün başka bir günü yaşar. Bir günü öteki güne benzemez. O nedenle “yaşamadığı” her olay, yaşadığı başka bir olayla yan yanadır. Yaşadığını kolay kolay unutmaz. İnsan yaşamadığını da o yaşadığı olay sayesinde çağrışımla hatırlıyor. Cezaevindeki yeknesak yaşantı, böyle bir çağrışım olanağını her zaman vermez. 1980’li yılları anımsıyorum. Elazığ 3 No’lu özel bölümde bir grup arkadaş olarak uzun yıllar yerin üç metre altında, morgdan bozma daracık bir hücrede tutsaktık. Uzun bir süre de 2-3 arkadaşla, 2 No’lu bölümün daracık tecrit koğuşlarında ve hücrelerinde tutsaklığımız devam etti. Yine de yaşam her zaman yeknesak değildi. Çünkü hukuk bilmez iktidarın başımıza diktiği zalimler, bizleri yeraltına hapsetmekle teslim alamayacaklarını anlama yetisinden uzaktı. Eline geçirdiği devrimcileri her gün, her saat cezalandırmak için akla hayale gelmedik yöntemlerle zulmetmek, cezaevlerinin günlük gerçeğiydi. O nedenle dış dünya ile kurduğumuz bağla elde ettiğimiz enformasyonu, cezaevlerindeki unutulması asla mümkün olmayan ve her gün bir yenisi yaşanan “operasyonlar”, baskınlar, işkenceler, ölümler, ölüm oruçları gibi yaşantı parçacıklarımızın çağrışımıyla, sanki dışarıda yaşıyormuş gibi sıralama hatası yapmaksızın yaşardık.

Bilincimizi boşaltmak için elinden geleni yapanlar, bu suretle dış dünya ile bağ kurmamızın koşullarını yok etmek isteyenler, ettikleri zulümlerle, cezaevi hayatımızı öylesine “canlı” hale getirdiler ki; o daracık koğuşlar, tecritler, yeraltı hücreleri siyasi tutsaklar için kocaman bir dünyaya dönüştü. Zihinsel uyanıklık, belleksel canlılık, devrimci direngenlik o nedenle ayakta kaldı.

En çok ortadan kaldırmak istedikleri şey iletişimdi. Tek tip elbise, ziyaret yasakları, tecrit koğuşları, hatta yeraltı hücreleri bunun içindi. Ancak bir noktayı unutuyorlardı: hiçbir yalnızlaştırma politikası, bir sosyal varlık olan insanın sosyal varlık olma özelliğini yok edemezdi. Sosyal olmanın özü iletişim ise, yerin değil üç, yedi kat dibine gömülen insan, bir yolunu bulur ve sosyal varlık olmanın gereğini yerine getirir, ister kuş kanadıyla, ister kuş diliyle, egemenlerin akıl sır erdiremeyeceği en geniş iletişim ağlarını kurardı.

İletişim olunca dayanışma, deneyim paylaşımı, “gizli” komün yaşamı, zulme karşı toplumsal nitelikli direniş de olurdu. Zihinler uyanıklığını, bellekler canlılığını, devrimci irade direngenliğini en zorlu koşullara uydurur, insanlık onurunu korurdu.

Böyle olmasaydı, yıllar ve yıllar boyu cezaevlerinde kalan insanların çoktan çürümüş olması, toplumsal değerlerin yok edilmesine tepki göstermemesi gerekirdi.

Genellemeler gerçeğin üstünü örtmemeli. İnsani zaafların üstesinden gelememe halleri de vardı cezaevlerinde. Yaşam zordu, bunu anlıyorduk... Ne zaman nasıl yapılacağı belli olmayan “şok” operasyonlar, işkenceler, yasaklarla kuşatıcı ve çaresizleştirici koşullar... Son ana kadar ölümüne direnen bir arkadaşımızın bir anda teslim olduğuna, bir başkasının yaşamına son vermeye teşebbüs etmesine tanıklık ediyorduk.

Konuşunca bu arkadaşlarımızın anlık düşündüğünü fark ediyorduk. Koşullar o kadar çaresizleştiriciydi ki bu cendereden kurtulamayacaklarına, ancak böyle de yaşayamayacaklarına inanıyorlardı…

Kuşağımız cezaevlerinde “ezildi”, dışarıda “inkâr’’ edildi ama çürütülemedi... Her daim hiçbir şeyin boşuna yaşanmadığını göstermenin, tarih ve toplum önünde sahici, sağlam, adaletli bir duruş içinde mücadelesini sürdürme çabası içinde yürüyüşünü sürdürdü. Cesaret ve özgüvenimizi yitirmemizi istiyorlardı. Başka bir hayatı hayal edebilme gücümüzü bizleri yerin yedi kat altına hapis ederek elimizden almak istiyorlardı.

78’liler anlık düşünmemeyi, başka bir hayatı hayal etme gücünü yitirmeden, yaşanan karanlığın geçici olduğunu, her gecenin aydınlık bir sabahı da olduğunu, zor zamanlarda, insanlığa karşı işlenen suçlara ve zulüm politikalarına karşı ısrarlı direnişten öğrenecekti... Zaten böyle olduğu içindir ki, iz bırakan iyi ve güzel anlar zulümlere karşı direnilen anlardır...

Kardeşim Adil Can ve Atilla Ermutlu’nun anısına saygıyla....

Celalettin Can

Silivri 9 No’lu Cezaevi A-48