Feridun Andaç: ‘Yazmak öğretilebilir, yaratıcılık asla!’

Niçin yazıyoruz? Nasıl yazmalıyız? “İyi yazar”lar iyi okurlar mıdır? Yazı adası kurabilmek. Biriktirerek yazmak. Dindirerek yazmak. Kendi sesini yakalamak... Feridun Andaç’ın, tüm bu soruların yanıtladığı ve bağlamları açımladığı Genç Meslektaşıma Mektuplar’ı (Eksik Parça Yayınları) özellikle yazmak uğraşında yol alanlara bir çağrı. Yanı sıra yaşama, sinemaya, müziğe, felsefeye, kentlere de bir davet.

27 Ocak 2022 Perşembe, 00:02
Abone Ol google-news

Fotoğraflar: LÜTFİ ÖZGÜNAYDIN

YAZAR-ANLATICI İMGELEMİ

- Genç Meslektaşıma Mektuplar, açık şekilde, gerçek bir genç yazara yazılmış “açık mektuplar”dan oluşuyor. Bu yazar gerçekten var mı Feridun Bey? Yoksa imgeleminizin yaratıcı bir oyunu mu size?

Bildiğiniz gibi uzun yıllardır yaratıcı yazarlık dersleri vermekte, edebiyat seminerleri düzenlemekteyim. Öğrencilerde, katılımcılarda gözlediğim şeylerden biri öncesini bilmemek/bilememek. Yani her şeyi kendinden başlatmak anlayışı. Diğer bir başka şey de yeterli edebiyat bilgisinin olmaması. Hatta gerçekten neye/niçin ilgilerinin olabildiğini bilememe...

Kuşkusuz bundan iyi bir edebiyat/sanat eğitimi veremediğimiz sonucunu da çıkarabiliriz. İşte o yazar/anlatıcı imgelemi buradan doğru.

- Kitap boyunca, dozu ve debisi artan şekilde, bir genç yazarı hayata, okumaya ve yazmaya hazırlıyorsunuz adeta. Bu yapıta sizi hazırlayan gözlem ve gereklilik duyumsama süreciniz nasıl ilerledi zaman içinde?

“Aşılama” diyorum buna da. Eğer iyi aşı alırsanız, bunu başkalarına da taşıma bilincini edinirsiniz. Yazmak, yazıda yol almak, yazarlık yolunuzu inşa etmek böyle bir şeydir. Yani özgeci yolunuzu başka yazarlara düşürerek kendinizi var edebilirsiniz ancak. Bu yolun nerelerden/nasıl geçtiğini göstermek istedim yalnızca.

‘SANAT EĞİTİMİ KAÇINILMAZ!’

- Diğer yazı sanatına ilişkin kitaplarınızla bonkör bir yazar olduğunuzu rahatlıkla söyleyebiliriz. Kısa bir süre önce de, aslında yapıt yaşamınızın ikinci baharı denilebilecek çağında ilk romanınız yayınlandı.

Bu roman yayını öncesi ya da yazılması sırasında bir “genç meslektaşınız”la yazıştığınızı anlıyoruz. Bu iki sürecin etkileşimleri, dikkat çekici köşebentleri oldu mu acaba?

Roman yazma duygusu/düşüncesi işte o başka yazarlara gitme/okuma uğraşımla başlayan bir şey. Yani, çocukluğumdan gelen bir arzu. Hep o arzuyu beslediğimi söyleyebiliriz. İlkten öğrenmek için okumalı ve yazmalısınız derim, kendiniz için. Sonrasında ise başkaları için yazacaksınızdır.

- Yazma sizce eğitsel midir bilişsel midir? Yazmak bilinebilir mi? Öğretilebilir mi? Zanaat ile sanat arasına geçişlilik var mıdır size göre?

Yazmak öğretilebilir bir şey. Yaratıcılık asla öğretilemez. Ama eğitim bunu ortaya çıkarır. Neyi/neden/niçin/nasıl yazmanız gerektiğini de işte bu süreçte öğrenebilirsiniz. O nedenle diyorum ki, sanat eğitimi kaçınılmaz.

- Ünlü pop-art sanatı yaratıcısı Andy Warhol’in çok bilinen sözlerine göndermeyle “bir gün herkes 15 sayfa ya da günlüğüne yazar olabilir mi?

Bu soruyu son yılların yükselen wattpad romanları ekolü ve uzantıları için de soruyorum. Genç yazarların kitabevlerindeki raf duvarlarını dış cepheden delercesine doldurdukları bu vakayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çağın gerekliliği demiyorum buna elbette. Geçen gün bir yayıncı dostumla konuşuyordum. Sözünü ettiğiniz “wattpad” kitaplardan birini önüme koydu; 17 yaşında bir gencin yazdıkları. Göz attım. Bilgisiz, görgüsüz, hatta eğitimsiz yazdığı o denli belli ki. Yayıncı da bunu biliyor. Kitabın adedi üzerine anlaştığını, ilk on binin bittiğini, yeni basım yaptığını söylüyordu. İşi kazanmak olan bir yayıncıydı. Derdi iyi edebiyat/iyi yazar yetiştirmek değildi.

- Genç ya da olgunluk uğraşı olarak yazmayı uğraş edinenlerin önünde 20. Yüzyılın önemli edebiyat anıtları duruyor. Yayın dünyamız da bu birikimden bir avantaj olarak yararlanmıyor değil, edebi kriterleri bir kenara bırakarak, tüm dünyada olduğu gibi bir bakıma.

Bütün bunlara Cumhuriyet dönemi ve sonrası Türk edebiyatı örneklerini de katabiliriz. Genç yazarlar için seçeneklerin çoğaldığı düşünülse de varoluşsal bir krize ve kökten yokoluşa yol açabilecek bir yapıt yığılması durmuyor mu ortada sizce?

Hep şunu derim: yayıncılık entelektüel sermaye gerektiren bir iş/uğraş. Ama bizde her şey tersinden başladığı için, “kargo yayıncılık” yapıyoruz diyorum. Yani sizde olmayanı alıp pazarlıyorsunuz. Ortaya kötü örnekleri sunduğunuz gibi, akıl almaz bir kitap kirlenmesine neden oluyorsunuz.

‘ANILARIMI YAZMIYORUM GÜNLÜK TUTUYORUM!’

- Anılarınızı yazıyorsunuzdur mutlaka kitap olarak. Eminim onlarda da - gerçi yazınızda anılarınız her zaman sıklıkla uğranan duraklar gibidir - yetişmekte ve gelişmekte olan tüm meslektaşlarınıza mesleki aktarımlarınız olacaktır…

İnanın yazmıyorum. Evet, günlük yazdığım doğrudur. “Mahrem günlükler” olmasa da orada çok şeyi bulabilirsiniz. Ama bunları yayımlar mıyım? Hiç sanmam! Öyle yakıp edeceğim gibisinden bir teranem de yok.

Oğlum Barış torunum Leandros’un ileride bilebileceği şeyler. Ama kuşağımızın önemli bir tanıklığı var, bunu yadsımamalı. Hele kendi açımdan, yayıncılık ve edebiyat ortamında çok insan tanıdım, birçok şeye tanık oldum. Bunları tek tek yazmak ağır gelir. Süzülmüş duygular, düşünceler yazılmalı derim. Nicedir Yaşar Kemal okuma günlüğü yazıyorum. Bu, onun yapıtlarını yeniden okurken hatırlattıkları kadar gösterip öğrettiklerine dönük bir yolculuk benim için. Bir tür bir yazarın kendini (nasıl) inşa etme süreçlerini anlatıyor diyebiliriz. Görmek/hissetmek ve yaşamak adına yazının ucuyla çıkılan yolculuk. Sanırım bu daha kıymetli.

- Yazarlığın yanı sıra yayıncılık uğraşlarınızdan da hiç kopmadınız. Kitap kültürümüzün garip bir kaderi de; kitabın neredeyse tüm paydaşlarının zanaattan çok bir sanat olarak, bir sanatçı gibi kitabı ele almaları, yani o parça parça, saf tekrara dayanan süreçten bir mevki ya da sanatçı rolü talepleri, tevazuyu kaybettiğimiz mesleki bir deformasyon değil midir sizce?

Erozyon her alanda var. Çürüme, yozlaşma bir yerde başladı mı bunun salgına dönüşmesi kaçınılmaz. Eğitim bundan payını alınca yayıncılık daha alasını alır. Siyasetin durumu ortada, görüyoruz ne tür bir kirlenmeyi yaşadığımızı. AKM’nin açılışında sergilenen “Mimar Sinan Operası”nın metnini okuyun anlarsınız nereye vardığımızı.

‘USTA-ÇIRAK İLİŞKİSİ HER DAİM GEREKLİ’

- Bir önceki sorumuzdan hareketle usta-çırak, sanat-zanaat ayrımları sizce bugün, çağımızda hangi aşamalara ve uzaklıklara geldi, gerildi?

O nedenle Genç Meslektaşıma Mektuplar iyicil duygularla yazılan bir kitap. Hatta kendi okumak istediğim bir kitap bile diyebilirim. Sizin tüm bu söylediklerinizin karşılığı olduğu için. Evet, usta-çırak ilişkisi her daim gerekli. Bu siyasette de böyle, fırında ekmek yaparken de, berberin koltuğunda da…

- Bugün sizce eleştiri ve eleştirmenler neredeler? Görünürlüklerinden ödün vererek daha pratik ve sonuca yönelik oluşumlar içindeki yeni yerlerini çok mu benimsediler, ne dersiniz?

İnsan için 21. yüzyılın ilk çeyreğinde kriz olgusu hayatın nefesi olmuşken, bir eleştiri krizinin grafisini ortaya çıkarmak mümkün müdür? Eleştirellik yaratmaya mı dahil oldu artık?

Eleştiri sunulan değil, oluşturulan bir birikim. Bunun filolojik ve akademik eğitimle ilişkisini uzun süre göz ardı ettik. Bunu ilk işaret eden Berna Moran’ın yazıp ettiklerini bugün okumadan yazanlar var. Hatta dudak bükenler. Yazdıkları tezi kuramsal kitap diye sunanlar. Yani “kes yapıştır” dönemi vasatlığın işareti. Sanırım bunlar olacak ki, arınıp doğru yere varabilmeyi öğrenelim…

- 1960-70’ler ile 2020’lerin genç yazar tanımlarında ev tiplerinde nasıl yakınlaşmalar ve kopmalar gözlemliyorsunuz?

Edebiyat, çağını yakalama ve onu değiştirme-dönüştürme gücüyle yakın geçmişiyle akıllıca hesaplaşıp hayatın ve şimdiki zamanın önüne geçebilir mi?

Değişimi görmek başka bir şey, sürdürülebilirliğin içinde olmak bambaşka bir şey. Bugün halen kitapçıdan kitap almanın, dergide gazetede çıkan yazınızın izini sürmenin hazzını yaşama bilincinde misiniz? Asıl buna bakmalı. Eğer bunlardan yoksunsanız, işe oradan başlamalıyız ve şunu sormalıyız eğilip bükülmeden: Buraya nasıl geldik, bunda sizin payınız yok mu?

‘MEKTUP VE GÜNLÜK, ROMAN ADINA KAÇIRILMAZ BİR FIRSAT’

- Milan Kundera, sanırım Saptırılmış Vasiyetler’de Choderlos de Laclos’nun Tehlikeli İlişkiler’inden dem vurarak, mektup türünün 20. yüzyıl roman sanatı için adeta kaçırılmış bir fırsat olduğunu yazdığını hatırlıyorum.

Leyla Erbil’in Mektup Aşkları romanı belki de zamanın ruhuyla buna en güzel cevaptı modern dünya edebiyatı için. Mektubun yanı sıra günlük türünün de roman adına her zaman kaçırılmayacak bir fırsat olduğunu düşünürüm kişisel olarak.

‘HER MEKTUP VAROLUŞUMUZU ANLATIR!’

- Genç meslektaşlarınıza bu söyleşi için son olarak kaçırılmaması gereken fırsatlardan, yararlı-gerekli sabır ve bekleyiş konularına kadar söyleyeceğiniz başkaca neler olabilir?

Mektup, bence, her çağın gelişmişliğinin bir göstergesidir kim ne derse desin. Bir karşılaşma durumumdan söz edeyim, mektup yazan biri olarak.

Madrid’de yaşayan dostum Neyyire Gül Işık’a yazdığım bir mektubumu postaneden gönderirken, görevli memur zarfı alıp hemen otomatik makineye iliştirdi. Durdurdum kendisini, “pul yapıştırın lütfen,” dedim. Garip biçimde yüzüme baktı, “pul yok,” dedi. Israr edince, ağır yük taşır gibi yerinden kalkıp pul klasörünü çıkarıp zarfı pulladı.

Bu ne bir oyun ne de ritüeldi. İletişimde) gerekli olanı hatırlatmaktı. Sürdürülebilirlikten kastım bu.

“‘TORUNUM LEANDROS’A MEKTUPLAR’I YAZIYORUM!”

Yazılan her mektup biraz da varoluşumuzu/var olma biçimimizi anlatır. İnsanlık tarihi böyle böyle inşa edilmiştir.

Teknoloji var diye her şeyi silkeler atarsanız sonrasında elinizde hiçbir şey kalmaz, işte asıl hiçleşme orada başlar. Yazı bunu anlatır, hatırlatır, gösterir, duyumsatır bize. İşte Genç Meşlektaşıma Mektuplar bunun için yazıldı.

Şimdilerde ise “Torunum Leandros’a Mektuplar”ı yazıyorum. Daha iki yaşına girmek üzere, Atina’da yaşıyor. Buna da geleceğe yazılan mektuplar diyebiliriz. İki denizin buluşturduğu bilince, duyguya ve tarihin/kültürün nasıl ortak paydada bizleri buluşturduğuna…