Olaylar Ve Görüşler

Demokrasimizin beka sorunu

01 Nisan 2019 Pazartesi

Milletimizin, devletimizin beka açısından bir sorunu yok. Ama bu son seçim de gösteriyor, ortada “demokrasimizin bekası” ile ilgili çok ciddi bir sorun var.

Metot aynı metot... Seçim öncesi dönemde, dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde görülmemiş bir propaganda eşitsizliği... Haber televizyonlarının yüzde 90’ında, 8-10 saat boyunca konuşup muhalefet partilerine hakaretler yağdıran iktidar sözcüleri... Muhalefet partilerine ayrılan vaktin, o 8-10 saatin 10’da birine bile yaklaşamaması...
İktidar sözcülerinin, o hakaretlerin yanında muhalefet adaylarına, liderlerine, “görevinden alınabilir, “Hapse atılabilir”, “Hesapları görülebilir” gibi tehditler yağdırması... İftiralar sıralaması... Ve o hakaretlerin, tehditlerin, iftiraların üstüne, bir de “Bize hakaret ediyorlar” diye yakınıp sızlanması... “Bay Kemal’den, yüz binlerce lira alıyoruz, sizden de alabiliriz” anlamında laflar sokuşturması...
Caddelerin, sokakların, belirli gazetelerin son sayfalarının, haftalar boyunca iktidar başkanlarının ve adaylarının portreleriyle donatılması... Devletin ve belediyenin imkânlarının kullanılmasıyla taşınan topluluklarla düzenlenmiş mitinglerde, milletin en az yarısının oy verdiği partilerin “çetecilik”le suçlanması...
Ve böylece, gene demokratik ülkelerdeki seçimlerin öncesinde örneği görülmemiş bu haksız- hukuksuz propaganda üstünlüğüyle geçen haftalardan sonra, seçim gününe gelinince de, dün geceki “sonuç açıklama” manevraları...
Daha önceki seçimlerde de benzerleri görüldüğü gibi... Seçim sonuçlarının resmen açıklanmasından önce iktidar televizyonlarından ve haber sitelerinden ince hesaplarla bir araya getirilen “ilk sonuç”lar...
Anadolu Ajansı tarafından hazırlanmış o ilk sonuçlardan bir demet, bazı gazetelerin haber sitelerinde, bir başka demet bazı televizyonların yayınlarında, “atlatma haber”ler gibi yer alıyor. Resmen yasak olmasına rağmen.
Bu satırları yazarken, saat 19.00’u gösteriyor. Seçim sonuçları daha yasak... Ama yasaklar, bazı yayın organlarına işlemiyor.

***

Amaç belli: Herkes, bu sonuçları görünce, düşünecek ki: Gene iktidardakiler önde gidiyor. Artık bu sonuç değişmez diyecek... Muhalefete oy verenlerden bir kısmı, bunu bir kader diye görmeye başlıyor. Bazısı “Adam kazandı” diye haberlerin arkasını bırakıp, istirahate çekilecek. Bazısı, hele seçim sandığına gitmek için bazı güçlüklere katlanmışsa, “Keşke evimde kalsaydım” pişmanlığını duyacak...
Sonuçların başlangıçta açıklanmayan bölümleri, daha sonra yayımlanınca bu tablo hayli değişecek... İktidarla muhalefet arasındaki fark en azından azalacak. Durumun muhalefet açısından o kadar vahim olmadığı görülecek. Ama o ilk etki, en azından o gecenin iktidar için önemli bir zafermiş gibi algılanacağı için, o algı kamuoyunda etkisini bir süre için de olsa devam ettirecek.
Bu hesap, son seçimlerin bir kısmında bir ölçüde gerçekleşmişti. Dün gece de aynı şekilde başladı. Seçim sonuçlarının açıklanmaya başladığı saat 19.15’e kadar bazı televizyonlar ve haber sitelerinde açıklanan rakamlar öyle bir algı yarattı ki, sanki iktidar partisi, yarışı daha önceki seçimlerdekinden çok daha başarılı bir şekilde önde götürüyor.
Oysa, 19.15’ten sonra, seçim haberlerini yayımlama yasağı kalkıp da, iktidar etkisi dışında kalabilen birkaç televizyon, seçim yayınına başlayınca görüldü ki, iktidar partisinin Türkiye genelinde aldığı sonuç, yasağın kalkmasından önceki iktidar yayınlarında verilen sonuçların hayli gerisindedir... CHP ise, daha önceki seçimlerde aldığı oy oranını hayli yükseltmiştir. CHP’yle ittifak halindeki İyi Parti’nin oy oranı, MHP’nin oy oranını aşıyor.
Tabii, bu sonuçlar, akşam 21.00 civarında hazırlanan gazetelerin baskıdan çıkıp evlere ulaştığı saatlere kadar değişecek. Ve kesin hale gelecek.
Ama şu gerçek ortada: AKP, ortağı MHP’yle birlikte bu seçimdeki her türlü ölçünün üstüne çıkan propaganda eşitsizliğinden faydalanarak yürüttüğü propagandaya rağmen oy oranı açısından önemli ölçüde gerilemiş, CHP de İyi Parti ortaklığıyla birlikte oylarını önemli ölçüde yükseltmiştir.

İlk demokratik seçim
Dün geceki televizyon yayınlarını izlerken, “seçim öncesi propaganda” konusundaki eski örnekleri hatırlıyorum.
Ülkemizin çok partili hayata geçmesinden sonra, iktidardaki- muhalefetteki iki partinin beraberce hazırlayıp kabul ettiği bir seçim kanunu vardır. Zaman zaman bazı maddeleri değiştirilmiş de olsa, ana hükümleriyle 2000’li yıllara kadarki demokratik seçimlerin temelini oluşturmuştur.
Türkiye’de demokratikleşme sürecinin başladığı yıl, İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesinden hemen sonraydı. Yeni partilerin kurulması 1945’te başladı. 1946 seçimi çok tartışmalı bir seçim oldu. Dönem “Radyo Çağı”ydı. Televizyon henüz ortada yoktu. Başka birçok ülkede olduğu gibi, tek bir radyo vardı. O da devlet radyosuydu.
Devlet radyosu, haberlerini, yorumlarını tek parti hükümetinin tercihlerine göre yayımlamaya alışmıştı. Hükümet de radyodan sadece kendi tercihlerine göre yayınlar izlemeye alışmıştı. Büyük kısmı İstanbul’da basılan gazeteler, ülkenin birçok yerine zamanında ulaşamadığı için en etkili yayın aracı radyoydu. O imkândan, artık, demokrasinin gereği olarak, muhalefet de faydalanmak istiyordu.
1946-1950 yılları arasında iktidar ile muhalefet partileri arasındaki en önemli tartışma konularından biri buydu.
Öteki de, gerek seçimlerde radyonun kullanılmasında eşitliğin sağlanması, gerekse seçim sürecindeki öteki işlemlerin denetlenmesi yetkisinin, hükümete bağlı idari makamlardan alınıp hâkimlere verilmesi gereğiydi.
1946 seçiminde, tek parti iktidarının devlet yapısı henüz yeterince değişmediği için, sadece propagandayla ilgili uygulamaların değil, seçimlerdeki oy verme ve oy sayım işlemlerinin denetimi de, idarenin yetki alanı dahilinde kalmıştı. Yani, o konulardaki söz sahipleri, valiler, kaymakamlar ve emirleri altındaki memurlardı. Onlar da hükümetin kontrolü altındaydılar.
Muhalefetteki Demokrat Parti ise, -radyo yayınları dahil- seçimlerin her aşamasının kontrolünün hâkimler tarafından yapılmasını istiyordu.
(Not: Hâkimlere o zamanlar duyulan güveni düşünün. Görevlerine tek parti döneminde atanmışlardı. Ama hükümetin etkisi altında kalabileceklerine inanmak mümkün değildi. Belirli davalarda hükümetin tercihinin tam tersine karara varabildiklerinin birçok örneği vardı.
O yüzdendir ki, 1946-1950 arasında muhalefet partisi olan Demokrat Parti, “Seçimlerde propaganda eşitliği ilkesi”nin de, seçimlerin her aşamasının da yasal olarak denetiminin tamamen hâkimlere bırakılmasından yanaydı.)
1946 ile 1950 yılları arasında, muhalefetin o talepleri üzerine yapılan tartışmalar, 1949 yılının sonbaharında şu şekilde sonuçlandı:
Büyük kısmı yüksek dereceli hâkimlerden ve kıdemli hukukçulardan oluşan bir hukuk komisyonu kuruldu. Buna, gerek iktidardaki CHP’den, gerek muhalefetteki DP’den politikacılar da katıldı. Komisyon başkanlığına Yargıtay Başkanı Halil Özyörük getirildi.
Komisyon aylar boyunca çalıştı. Demokratik ülkelerin seçim mevzuatından gerekli gördüklerini getirtip inceledi. Ve muhalefetin taleplerinin çoğunu göz önünde tutan bir seçim kanunu taslağı hazırladı. O taslak da hükümetçe izlenip Meclis Komisyonu’na sunuldu. Önce komisyonda, sonra Meclis Genel Kurulu’nda iktidar ile ana muhalefetin ortak oylarıyla kabul edildi.
Ve 1950 seçimi, gerek propaganda süreci, gerek seçim süreci açısından o dönemin hâkimlerinin kontrolü altında gerçekleşen bir seçim oldu.

14 Mayıs seçimi
Siyasi tarihimizde bir devrim diye anılan ve tek parti dönemini sona erdiren o seçim, işte o kanunla yapıldı.
Ve buna, seçimi kaybeden partinin yöneticileri dahil, kimse itiraz etmedi. Zaten o seçimin yönetimi için kurulan düzen iktidarla muhalefetin ortak oylarıyla oluşmuştu.
İtirazlar, 1950’den sonraki yıllardan sonra, o düzenin bazı kurallarının kendi aleyhine işlediğini düşünmeye başlayan yeni iktidarın bazı girişimlerinden sonra başladı. O girişimler tartışmalara yol açtı.
Daha sonraları o konuda yasa değişiklikleri, anayasa değişiklikleri de yaşandı. Ama seçim kanununun o 1950 yılındaki temel hükümleri, 2000’li yıllara kadar, seçimlerin temelini oluşturmaya devam etti.

Asıl ‘beka sorunu’
Sonrası ise malum: Bu seçime kadarki gelişmeler sonunda bugün ne propaganda eşitliği kaldı, ne hâkim teminatı..
Ortada bir “beka sorunu” sözü dolaşıp duruyor ya... Bunun devletin bekasıyla hiçbir ilgisi yok. Türkiye Cumhuriyeti’nin, Atatürk’ün dediği gibi “ilelebet payidar” olacağından kimse şüphe edemez. Ama ortada propaganda eşitliği ve hâkim teminatı konusunda bir “beka sorunu” olduğu muhakkak.
Bu sorunun artık, bu son örneklerden sonra mutlaka gündeme girmesi ve başta siyasetçiler ve hukukçular olmak üzere tartışılıp çözüme kavuşturulması gerekiyor. Çünkü, gerek propaganda eşitliği, gerek hâkim teminatı, demokrasinin “olmazsa olmazı”dır. Ve o sorun çözülmedikçe, demokrasimizin de “beka”sı tartışılır hale gelecektir.

ALTAN ÖYMEN


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları