Barış Doster

Devlet otoritesi ve siyasallaşan yargı

29 Mayıs 2019 Çarşamba

Ünlü düşünür Thomas Hobbes, devleti tanımlarken, “Protego, ergo obligo” işlevine dikkat çeker. Yani, koruyan devlet; sorumluluk yükler, itaat bekler. Tarih boyunca devletin olduğu her yerde ve her dönemde öncelikle otorite, koruma, düzen, hiyerarşi, işbölümü akla geldiğinden, günümüzde devletin görevleri çoğalsa ve çeşitlense de, tarihsel ve temel işlevleri pek değişmemiştir. Devlet dendi mi egemenlik akla gelir. Hukuk akla gelir. Haklar, özgürlükler, ödevler akla gelir.
İster Yüksek Seçim Kurulu’nun İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçimini iptal gerekçelerinin yetersizliğini tartışalım; ister Tunceli Belediye Meclisi’nin “Dersim” kararının yanlışlığını vurgulayalım; ister 27 Mayıs 1960 sonrasındaki idam kararlarını eleştirelim; yaptığımız, son toplamda devlet, egemenlik ve hukuk tartışmasıdır.
Devlet, mafya değildir. Otoritesi, sağladığı kamu düzeni, görevlendirdiği kolluk gücü, caydırıcılık anlayışı, cezalandırma yöntemleri farklıdır. Devlet, haraç kesmez. Vergi toplar. Bunu yaparken de meşruiyetine, kamu hizmetlerine, vergi mükelleflerinin sorumluluğuna dikkat çeker. Devlet, insanların korkularından beslenmez. Hukuka dayanır. Hukuku egemen kılmaya çalışır. O nedenle siyaset biliminde “demokratik devlet” kavramıyla kastedilen, hukukta “hukuk devleti” kavramıyla anlamlandırılır, karşılık bulur.

Siyaset nerelere girmemeli?
Marksist açıdan devlet, egemen sınıfların baskı aracıdır. O nedenle şu soru hep güncel, daima yakıcıdır: “Devletin temelinde egemen sınıfların çıkarı mı, yoksa adalet mi olacaktır?” Devlet bir yanıyla siyasal, bir yanıyla hukuksal bir kavram olduğundan, yanıtı zor bir sorudur bu. Her ne kadar hukukçular, “Devlet, milletin hükmi şahsiyet kazanmış halidir” deseler ve “Devlet, hukukun tecellisi için vardır” diye ekleseler de, sonuçta geniş halk kitleleri daha çok hak, hukuk, adalet vurgusu yaparken, egemen sınıflar ve çıkar grupları siyaseti öne çıkarırlar. O yüzden bu sınıfların sözcüsü olan siyasiler, yargının siyasallaşmasına itiraz etmezler. Tersine, siyasetin emrinde bir yargı isterler. Hukuku ayak bağı olarak görürler.
Tarihimizde örnekleri çoktur bu siyasetçilerin. Anayasa Mahkemesi’ni kapatmaktan bahsedenler görmüştür ülkemiz. Daha vahimi, Anayasa Mahkemesi kararı için “yok hükmündedir” diyebilen Anayasa Mahkemesi raportörü (sonrasında anayasa hukuku profesörü, hemen ardından AKP milletvekili) çıkmıştır.
Durum buyken, “Camiye, kışlaya, okula ve yargıya siyaset girmesin” demek, çok yüce ve iyi niyetli bir temenni olmakla birlikte, siyaset ülkemizde maalesef, en fazla buralarda yapılmaktadır. Siyasal hayatımız bunun sayısız örnekleriyle doludur.
Sözün özü; yurttaşlık kavramının ve milli kimliğin, feodalizm artığı mensubiyetlerle, ortaçağ kalıntısı aidiyetlerle sakatlandığı bir toplumda, özlenen anlamda hukuk devletine ulaşmak için, çok çetin bir mücadele gerekir.  


Yazarın Son Yazıları