Simit Sarayı…

17 Kasım 2014 Pazartesi

İlk “Simit Sarayı’”açılışını görünce çok gülmüştüm.
“Eh, artık simit de saraylı olduysa sırtımız yere gelmez” diye düşünmüştüm. Öyle ya, “simit” dediğimiz ünlü buluşumuz alçakgönüllü bir dosttu. Sabahları, çocukların başındaki tablalarda “sıcak simit, yeni çıktı” diye satılır, “simitçi” çocuklar da başındaki tablayı indirir, isteyene simidini verirdi.
“Simit-çay” ikilisi, memurun sabah kahvaltısıydı.
Daha sonra, ünlü simidimiz camekânlı seyyar arabalara terfi etti, satıcılara beyaz gömlek giydirildi. Simit de böylece sınıf atladı.
Ama “Simit Sarayı” İşte bunu kimsecikler tahmin edemezdi. Topkapı Sarayı, Dolmabahçe Sarayı, eh işte, padişah sarayları, tarihsel miras olarak gözler önündeydi.
Ama alçakgönüllü “simit” buluşumuzun, -çünkü gerçek bir ulusal buluşumuzdur- böyle basamak basamak yükselip de saraya çıkacağı aklımıza gelir miydi?
Elbette gelmezdi; ama demokrasi denilen sistemin işte böyle akla gelmeyenleri başa getirme gibi bir özelliği vardır.
Şimdi, seçilmiş Cumhurbaşkanımızın da halkımızın oylarıyla adım adım yükselip Kasımpaşa’dan çıkıp da Ak-Saray’a yükselmesi de demokrasinin nimetlerinden değil midir?
Bu demokrasi güzel şey canım.
İşte, yükselen yükseldi. Gözünü açan açtı. Bize pek yaramadı; ama burada kusur bizde. Gözümüzü açıp da yükselecek bir merdiven bulamadık. Beceriksiziz, durum ortada.
Simit kadar olamadık desem yeridir.
Ama sıcak sıcak, fırından yeni çıkmış simide de can dayanmaz. Tavşan kanı çay yanında. Şimdi simidin peynirlisi var, kaşarlısı var, kahvaltı tabağının ortasına kurulmuşu var. Var oğlu var.
Ama hakkını yemeyelim. Simit, saraya çıktı diye halktan uzaklaşmadı.
Simit saraya çıktı ama “Saraylı” olmadı, olamadı.
Saray kültürü ayrı bir âlemin kültürüdür.
Sarayın sahibi vardır, efendileri vardır, kulları köleleri vardır, hafiyeleri vardır, dalkavukları vardır, kadınları vardır, entrikaları vardır. Vardır da vardır. İşte Osmanlı saraylarının öykülerini okuyoruz. Versay sarayı da öyledir. Elisée sarayı da, Schönburg da. Hepsinin benzer öyküleri vardır. Sırayla. 

***

Çankaya Köşkü’nü gezmiştim. Ata’nın alçakgönüllü yatak odası, çalışma odası, küçük konuk odası, kitapları. Okunmuş, çizilmiş, kenarına notlar alınmış kitapları. Türkçe, Fransızca.
Pembe Köşk’ü Sayın Özden Toker gezdirmişti. Büyük bir zarafetle gezdirirken, Atatürk’ün gelişinde “Bir yemek odası yapınız Paşam” diye İsmet Paşa’dan istemini anlatmıştı.
Yemek odası, Atatürk için akademi idi. Elbette rakı da vardı ama keyfetmek için değil, eğlenmek için değil. Sofra, konuşmak, düşünceleri paylaşmak, yenilikleri hayata geçirmek içindi. “Atatürk’ün Sofrası” akademik bir buluşma yeriydi.
Cumhuriyetin kurucuları için Köşk yeterliydi, uygundu.
Saray sözcüğü saltanatı çağrıştırıyordu. Hal-kın tepesinde yaşayan egemenlerin saltanat sürdüğü yer. Taşra eşrafı “konak”ta otururdu.
Cumhuriyet tarihi, kuruluşundaki KÖŞK’ten, 90 yıl sonrasında SARAY’a geri dönen bir hikâyeyi elbette anlatacaktır.

***

Ama simit halkına ihanet etmedi.
Halka hiç yalan söylemedi. Neyse o oldu. Çalıp çırpmadı.
“Ben Simit, artık saraylı oldum” deyip de açmayı, poğaçayı saf dışı bırakmadı.
Ben şahsen, saraylılar arasında SİMİT’i tercih ediyorum.
Saraylar arasında da SİMİT SARAYI’nı…


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Askıda anayasa... 29 Kasım 2021
Çatışma ve uzlaşma... 22 Kasım 2021
Zulmün Tarihi... 15 Kasım 2021
Atatürk fenomeni... 1 Kasım 2021