Erinç Yeldan

Büyümenin kaynakları, kalkınmanın planlanması

24 Temmuz 2019 Çarşamba

İktisadi büyümenin kaynakları ve sür­dürülebilirliği soruları iktisat biliminin açıklanması en zor ve hatta mistik sırları arasında.  
Ana akım (neoklasik) geleneğe bağlı iktisatçılar büyümenin “arz yönünden” kay­naklarını kabaca sermaye, emek ve tekno­loji/kurumsal gelişme ile açıklama çabası içindeler. Ancak ne var ki, büyümeyi “arz yönünden”, yani milli geliri “üretim” süreci içinde açıklamaya dönük çabalar, büyüme hızının hemen hemen tüm ekonomilerde neden bu denli oynak ve inişli çıkışlı oldu­ğu konusunu algılamakta yetersiz kalmak­ta. Gerçekten de gelişmiş/azgelişmiş tüm ekonomilerde büyüme hızlarının yıldan yıla gösterdiği oynaklığın neden kaynaklandı­ğı; iş çevrimlerinin neden bu denli keskin düşme-ivmelenme ile betimlendiği soruları “arz-yönlü” iktisat düşüngüsünün içinden çıkamadığı gözlemleri arasında.
Bu gerçek karşısında almaşık açıkla­malar, milli gelirdeki değişimleri “talep unsurlarına” dayandırmakta. Keynesgil, heterodoks ve Marxgil iktisadi düşüngülere dayalı modeller, ekonomik büyümedeki dönüşümleri milli gelir üzerine olan toplam talebin düzeyine (ya da düzensizliğine) bağlı olarak açıklamaktalar.
Söz konusu talep unsurları arasında en önemli kategori ise sabit sermaye yatırım­ları. Yatırım talebi milli gelir üzerine olan harcama unsurları arasında en oynak, en değişken ve belirsizlik, güven, hukuksal üstyapı ve genel anlamda makro ekonomik istikrar algısına en duyarlı kalem olarak öne çıkıyor. Bu anlamda da büyümenin oynaklığı ve sürdürülebilirliğinin en önemli belirleyicisi olarak değerlendiriliyor.

Türkiye’nin yatırım talebi
Buraya kadar özetlediğimiz kuramsal kavramları Türkiye ekonomisinin yakın tarihçesi boyunca gösterelim. Aşağıdaki şekilde Türkiye ekonomisinin yakın dönem büyüme hızları ve sabit sermaye yatırımla­rının yıllık değişimi birlikte çizilmiş durum­da. Kaynağımız Türkiye İstatistik Kurumu resmi verileri.
 
 
Şekildeki verilerden Türkiye milli gelirin­deki değişimlerin (GSYH büyüme hızının), sabit sermaye yatırım harcamalarına ne denli duyarlı olduğu net biçimde gözleni­yor. 2009 küresel krizi sonrası dönemde, Türkiye ekonomisindeki dalgalanmalar ve kabaca 2018’in ikinci çeyreğinden başla­yan ekonomik kriz süreci şeklin ana tema­sını oluşturuyor.
Kriz dalgasının odağında ise yatırım harcamalarındaki daralma (çöküş) gözükü­yor. Yatırımlardaki daralma son üç çeyrek dönemde sırasıyla yüzde (eksi) 4.8; 12.9 ve 13.1 oranlarıyla izlenmekte. Kriz, artık dövizin pahalılanması, ya da yüksek enf­lasyon gibi “fiyat” göstergelerini aşmış, reel ekonomide yatırımsızlık, işsizlik ve hane halkı gelirlerinin gerilemesi biçimlerine bü­rünmüş durumda.

11. Kalkınma Planı mı, iyi niyet temennileri mi?
2019-2023 arasını kapsayan 11. Kalkın­ma Planı bu gerçekler eşiğinde tasarlan­dı. “Plan” metni2019-2023döneminde milli gelirin yılda yüzde 4.3 büyüyeceğini öngö­rüyor. Hedeflenen yüzde 4.3 büyümeye ana katkının yüzde 5.9 ile sermaye birikiminden geleceği öngörülmekte. Halbuki, 2018’den bu yana eksi büyüyen sabit sermaye yatı­rımları söz konusu olan bir ekonomide ser­maye birikiminin nasıl birdenbire mucizevi bir yön değiştirme gerçekleştirebileceği akıldışı... Bu hayali beklentiye koşut olarak ulusal özel tasarrufların yüzde 26.5’ten yüz­de 30’a çıkacağı öngörülmekte. Türkiye’nin Asya ülkelerini dahi aşan böylesi bir tasarruf performansını, daralan özel gelir konjonktü­ründe sağlaması ise hayal ötesidir.
İktisat disiplininin pratiğine göre, konulan hedeflerin gerçekten “plan hedefi” niteliği kazanabilmesi için, hedefler ve kaynakların bütçe kısıtlarının nasıl dengeleneceği­nin çalışılmış; maliyet-getiri analizindeki alternatiflerin teker teker irdelenmiş ve bir optimuma karar verilmiş olması gere­kir. Aksi takdirde, bütçe ve kaynak kısıtı gözetilmeden konulan hedefler, rastgele düzenlenmiş iyi niyet temennilerinden iba­ret kalacaktır.
 



Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları


Günün Köşe Yazıları