Barış Terkoğlu

Âlemci imamı kim öldürdü ya da Ankara’nın kuleleri

26 Aralık 2019 Perşembe

Kararını verememiş bir mevsimde sokaklarda yürümek ne güzel. Aralık, oysa bilmesen “Ekimde yaşanmamış bir gün” dersin. Bastığın yapraklardan duyduğun çıtırtı, yüreğinin bir zamanki sıçramasını anımsatır. Anlarsın ki insan ömrü de, tarihin kendisi de, yolunu kaybetmemek için bıraktığın çakıl taşları gibi ilerliyor. Her biri öncekinin günahını kendisine sevap sayıyor.

Yolsuzluğu konuşuyoruz. Sanki Âdem’in elmasından beri varmış gibi yapıyoruz. Oysa yolsuzluğun da bir tarihi var.

Hatırlatmaya gerek var mı? Bundan 6 yıl önce, 17-25 Aralık’ta Fethullahçı çetenin AKP ile kavgası nedeniyle iktidarın yolsuzluklarını tartışıyorduk. Şimdi aynı günlerde, CHP liderinin milletvekili yapmak için kendi partililerini bile karşısına aldığı Sinan Aygün sayesinde muhalefeti konuşuyoruz.

Eylemi tarihte çok önceden olsa da, yolsuzluğun icat edildiği bir başlangıç var. Tarihçi Cengiz Kırlı’nın “Yolsuzluğun İcadı” kitabı merak ettiklerimizi yanıtlıyor. (Verita Yayınları)

Âlemci imamın katli

10 Nisan 1840 Cuma...

Edirne’de Sultan Selim Camii İmamı Mustafa Efendi, namaza gelmedi. İmamın Cuma’ya gelmediği nerede görülmüş! Cemaat, merakla evine gitti. Görüntü feciydi. Mustafa Efendi’nin ensesi ve boğazı kesilmiş, ağzı doğranmıştı. Vahşet bu kadarla kalmamıştı. Beraber yaşadığı annesi de boğulmuş ve bir gözü çıkarılmış halde bulundu. 

Evde geceden kalma içki sofrası dikkat çekiyordu. Yakın arkadaşı Hüseyin Ağa’nın verdiği ifade sayesinde gerçeğe yaklaşıldı. Mustafa Efendi, birine “özel ilgisi”nin olduğu üç Rum genciyle “rahatsız edilmek istemediği” bir buluşma ayarlamıştı.

Rum gençleri cinayetle suçlanarak hapsedildi. Olay, Edirne’de, Hıristiyan Rumlar ile Müslüman Türk ahali arasında gerilime neden oldu.

Cinsel, dinsel, etnik karmaşalı bu cinayeti sosyalleştiren bir başka olay daha vardı. O da Tanzimat’ın hem vergide hem de bürokraside getirdiği yeniliklerin, kimilerinde yarattığı huzursuzluk. Eski vergi sisteminden zenginleşen eşraf, ayrıcalıklı konumunu kaybetmişti. Öte yandan vergi toplama yetkisi valilerden alınıp vergi memurlarına verilmişti. Valiler, gelirden pay almak yerine maaşa bağlanmıştı. Eşrafla hediye alışverişi de yasaklanmıştı.

Modernizm, özel olanla kamusal olanın arasındaki sınırı çizmişti. Bu sınır olmadan, bir valinin kasasında toplanan paranın ne kadarı kendisinin ne kadarı kamunun, söylemek mümkün değildi.

Aslında 1838’de ceza kanunları muğlak da olsa rüşveti tanımlamaya girişmişti. Ancak kesin çizgiyi kitaptan aktaralım:

Osmanlı modernitesinde bu çizgi Tanzimat’ın ilanından yaklaşık 6 ay sonra, 3 Mayıs 1840 tarihinde yürürlüğe giren Ceza Kanunu ile çizilmiştir.”

Yasaların çıkışı dönüm noktasıydı:

Böylece bir gecede hediyeler rüşvete dönüştürülmüş, üst düzey bürokratlar azledilmelerinin ardından sanık kürsüsüne oturtulmuşlardır.

Öyle ya yasalardan önce kadılar bile yargılarken aldıkları hediyelerle geçiniyordu.

Rusçu paşaların tasfiyesi

Edirne’deki cinayeti tarihin rahminde sıradanlaştırmaktan alıkoyan, Edirne Valisi Nafiz Paşa’nın Tanzimat muhalifi olmasıydı. Azınlıkları koruyan Tanzimat kanunlarını destekleyen Rumlar tarafından saraya şikâyet ediliyordu. Onlara göre Nafiz Paşa, şehri sakinleştirmek bir yana gerilimi artırıyordu. Cinayetten 10 gün sonra, 20 Nisan 1840’ta paşanın görevden alınması sürpriz olmadı.

Bununla kalmadı. Nafiz Paşa, Tanzimat’la yasalarımıza giren yolsuzluk hukukunun ilk yüksek profilli muhatabı oldu. Onu İzmit Valisi Akif Paşa’nın ve Sadrazam Mehmed Hüsrev Paşa’nın yolsuzluk yargılamaları izledi. Üçü de suçlu bulundu. Rütbeleri söküldü. Sürgün ve para cezasına çarptırıldılar.

Yargılamalar görüntüde yolsuzluk üzerineydi. Deliller de vardı. Ancak “yolsuzluk yargılamaları” aynı zamanda siyasi tasfiye için kullanılan sopa görüntüsündeydi.

Üç paşa da Tanzimatçılarla sorunluydu. Savcılığı bizzat Tanzimatçı Mustafa Reşid Paşa üstlenmişti. Fiillerini, neredeyse tamamı, kanunlar yürürlüğe girmeden önce gerçekleşmişti. Benzer günahı işleyenler arasından onlar seçilmişlerdi.

Mesele, iç politikadan ibaret değildi. 3 paşa, Tanzimatçılarla Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın uyumuna karşı, Rusya ile yakınlaşarak Kavalalı’ya karşı sert politika izlemeyi savunuyorlardı. Yolsuzluk sopası, yüzünü Rusya’ya çevirenlerin tasfiyesiydi.

Dünün yolsuzlarının yolsuzluk soruşturması

Her şey bu kadar basit değildi tabii...

Yargılamaların amacı; aynı zamanda yeni ceza kanunu yerleştirmek, bürokrasideki keyfiliği ortadan kaldırmak, saray ile merkezden uzaktaki yurttaşları yeniden buluşturmaktı.

Yolsuzluğun İcadı” kitabında ilginç bir bölüm var:

Hüsrev Paşa’nın 1846 yılında yeniden Seraskerlik makamına atanmasından sonra siyasi mücadeleye giriştiği dönemin en nüfuzlu siyasi kişiliklerinden birisi olan Rıza Paşa’yı saf dışı bırakmak için, hakkında yaptırdığı yolsuzluk soruşturmasını düşünürsek, eski mahkûmların ne kadar çabuk ‘rehabilite’ oldukları hakkında fikir sahibi olabiliriz.

FETÖ’cü savcıların yolsuzluk diye bir dertleri yoktu. Aksine, Silivri davalarında yolsuzluk haberi yapan gazetecileri hükümete karşı darbe suçlamasıyla yargılıyorlardı. Tasfiye niyetiyle, 17-25 Aralık’ta bir dönem iş tutukları iktidarın kirli çamaşırlarını ortaya döktüler. Dün sanık sandalyesinde oturan iktidar ise kendi belediye başkanı döneminde yükselen kuleler bahanesiyle muhalefeti sanık sandalyesine oturtmaya hazırlanıyor.

Tarihimizde yolsuzluk hep oldu. Ama siyasetten bağımsız bir yolsuzluk davamız belki de hiç olmadı. Kaybeden “yolsuzlar”ı da hep siyasi güçlü belirledi.

Hangi mevsimde olduğumuzu bilmediğimiz bir aralık ayındayız. Ankara’nın tepesine çöken kulelere bakarken yolsuzlukların bitmesini “amasız” isteyelim. Öte yandan ister bugün, isterse 6 ya da 180 yıl önce “yolsuzluk soruşturmaları sopası”nı tutan elin sahiplerini görmekten vazgeçmeyelim.

En önemlisi...

Evet, perdenin önünde iktidar ile karşıtları kavga ediyor gibi görünüyor. Ama perdenin ardında, AKP’li ya da CHP’li rantiyeciler arasındaki köprünün, kıldan çok daha kalın olduğu da seçiliyor.



Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları