Zeynep Miraç

İmkansızı başardı

13 Eylül 2015 Pazar

Bir itirafla başlamalıyım bu yazıya. Bütün bir haftayı savaş, ölüm, saldırı, baskı haberleriyle geçirdikten sonra içimin karanlığını yansıtan, hayli olumsuz bir yazı yazmıştım. 35 yıllık bir karanlığı anlatıyordum.

Yazdım, bitti. Durdum. Bir saat, iki saat, bir tam gün... İçime sinmeyenin ne olduğunu bulmak için bekledim.

Cevabını veremediğim sorular vardı: Bu yazı okuyana ne katacak? Yıllardır bildiğini tekrar etmekten, kanayan yarasına bir çizik daha atmaktan başka neye yarayacak? Umutsuzluğun git gide yayıldığı bir ülkede, kime güç verecek o satırlar?

Vazgeçtim.

Tarih hep ileri doğru adım atarken, yaşadığımız ülkede umudumuzu kaybetmemize engel olacak hiç iyi bir haber yok muydu?

Yaşamakta ayak direrken, “sol mememizin altındaki cevahiri karartmamayı” hatırlatan bir işaret arıyordum ki karşıma ufak bir haber çıktı. Hürriyet’te Razi Canikligil yazmıştı. Pek farkında olmamıştık; çünkü Tanpınar’ın dediği gibi, “Bu ülke evlatlarına kendinden başkasıyla meşgul olmak imkânını vermiyordu”.

 

Bir umut ışığı

Son zamanlarda dünya basınında hep iç karartıcı haberlerle yer bulan Türkiye, geleceğe umut ışığı tutan bu haberi gözden kaçırdı.

Henüz 40’ında bir bilim adamı, Doç. Dr. Mete Atatüre “imkânsız” kabul edileni başardı. Ölçülmez denilen ışık seviyesinin gürültü ölçümünü gerçekleştirdi.

Dünyanın önde gelen bilim dergileri bu başarıya yer ayırdılar.

Bilim insanları 35 yıldır bu ölçümü yapmaya çalışıyordu. Artlarında o kadar çok başarısız deneme bırakmışlardı ki, böyle bir gürültünün varlığından dahi şüpheye düşmüşlerdi.

Bu başarının ardındaki isim, Doç. Dr. Mete Atatüre 1975 yılının 19 Şubat’ında doğdu. Babası siyaset bilimci, annesi ressam. Babasının görevleri nedeniyle sürekli hareket halindeydiler. İlkokulu dört farklı okulda okudu. Geç saatlere dek sohbetlerin, tarışmaların sürdüğü, bilim ve sanatın odakta olduğu bir evdi.

Ortaokula başladığında bu kez ev ya da şehir değil, kıta değiştirdiler. ABD’de bir okula gidiyordu. Notları iyiydi ama haylazdı. Fizik öğretmeni onun ilgisini çekmenin yolunu önüne kitapları dizmekte buldu. Eğer bir hafta sonra bu kitaplardan soracağı fizik sorularını doğru bilirse bütün bir yıl boyunca ne derse ne de sınava girecekti. Tam notu hazırdı.

 

Önünde uzanan bir dünya

Ama cevapları bilemezse sınıfın en önünde oturacak, derslerde her şeyden sorumlu olacaktı. Kafası karıştı. Pazarlık fena değildi, kabul etti. Sayfalarını karıştırınca gördü ki, kitaplar yalnızca fizik problemlerini içermiyordu. II. Dünya Savaşı’nda ilk nükleer silahların üretildiği Manhattan Projesi ve bu projenin başkanı, “atom bombasının babası” olarak anılan Julius Robert Oppenheimer’ın hayat hikayesi de vardı aralarında. Önünde yepyeni bir dünya açıldı. Soruların tamamını bilemese de, o eşikten geçmişti artık.

1990’da yeniden Türkiye’ye döndüklerinde aklında o cümle belirmişti: “Fizikçi olacağım”.

Gazi Anadolu Lisesi’ni bitirip Bilkent Üniversitesi Fizik Bölümü’ne girdi. Zihni apaçık, önünde seçenekler sayısızdı. Fiziğin “harikalar diyarına”, kuantuma merak saldı. Kuantum mu onu seçti, o mu kuantumu bilemedi... Tıpkı Alis’in tavşanın peşinden o deliğe girmesi gibi girdi bu âleme...

1996’da üniversite bitince yolu önce yeniden ABD’ye, Boston Üniversitesi’ne düştü. Sonra yeniden kıta değiştirdi; bu kez Zürih’te, İsviçre Federal Teknik Üniversitesi laboratuvarlarında, ODTÜ’den sonra eğitimine Stanford ve Harvard’da devam eden fizik profesörü Ataç İmamoğlu ile çalışmaya gitti.

Hâlâ Atomsal, Mezoskopik ve Optik Fizik Grubu başkanı olduğu Cambridge Üniversitesi’ne ise 2007’de geldi. Doçent unvanı aldığı bu üniversitede, on beş kişilik ekibiyle yeni teknolojiler geliştirme üzerine çalışıyor.

 

Engebeli bir yol

Herkesin hayat yolunda hedefleri var. Kimi uçsuz bucaksız, kimi makul... O, bilinmeyeni öğrenmek istiyordu. Daha önce söylenmeyeni söylemek, bilinenin sınırını aşıp önünde bir umman gibi uzanan, keşfedilmemiş bilgiye erişmek.

Bazı bilim insanları başı sonu belli yol haritalarıyla çıkıyorlar yola. Nereye varacaklarını az çok bilerek, yıllarca o menzili planlayarak. Mete Atatüre diğer gruptan. Düz yolu değil, kıyıda köşede kalmış patikaları tercih ediyor. Kuantum teknolojilerine yol açacak yeni sistemlerin peşinde koşuyor. Girdisi çıktısı bol, engebeli yolda ilerliyor.

Onu gazete sayfalarına taşıyan da böyle bir yolda edindiği zafer.

Anlatmaya baştan başlayalım. 1981 yılında, Atatüre henüz ilkokula başlamamışken fizikçiler ışığın gürültüsü hakkında bir teori ortaya attılar.

Teori şuydu: Tam karanlıkta bile ışığın bir gürültüsü var. Işığın şiddetiyle birlikte bu gürültü seviyesi artıyor. Lazer ışığının gürültüsü ile otomobil farınınki birbirinden farklı. Tek ortak noktaları, tam karanlıkta var olan o seviyenin altına düşmemeleri.

Ne var ki bu ses hiç kanıtlanamadı. Neredeyse “Ya yoksa” denecek kadar uzak bir ihtimaldi kayıtlara geçmesi…

Bir atom tarafından tek tek üretilen ışık taneleri düşünün. Bir de bunların çıkardığı sesi... Ve üstüne o sesi azaltmaya çalışın. Mete Atatüre’nin başardığı buydu.

1981’den bu yana elde edilemeyen o sesi, Atatüre ve ekibi ortaya çıkardılar. Neden bugüne kadar olmamıştı? Neyi farklı yaptılar?

Normal atomlarla denenmişti bugüne kadar ve gözlemlemek imkânsıza yakındı. Atatüre ve ekip, atomun özelliklerine çok benzer ama daha verimli çalışabilen yarı iletken nanosistemler kullandılar. Üretilen ışığın şiddetiyle gürültüsü de arttı.

Gerçek şu ki, bilim ancak kullanılabilir, hayatımızı kolaylaştıran, bize doğrudan değen bir sonuç ürettiğinde çekiyor ilgimizi.. “Benden sonra tufan” alışkanlığımız burada da devreye giriyor, gelecek kuşaklara bıraktığımız imkânlar umrumuzda olmuyor.

Belki de bu nedenle pek çok kişi “Bana ne ışığın gürültüsünden?” diyecek, “Bana ne faydası var, onu söyle”. Oysa bu, matematiksel olarak iddia edilen bir teorinin doğada karşılığını bulması demek. Bir anlamda insanın doğayla konuşması, sorduğu soruya cevap alması demek...

 

Doğaya talimat veriyoruz

Lakin biz doğayla konuşmaya alışkın değiliz. Hele sorular sormaya hiç. Tam tersine, bizim arzularımıza göre hareket etmesini istiyoruz. HES’lerle yerinden oynattığımız dere yataklarının bu seçimimize biat etmesini, Belediye Meclisi kararıyla yerini değiştirdiğimiz fay hattının talimatlara uymasını bekliyoruz.

Hal böyle olunca, YÖK’ün verilerine göre Türkiye kaynaklı uluslararası yayınların dünya içindeki payı yüzde 2’yi bulmuyor. OECD raporuna göre ise Ar-Ge, inovasyon, teknoloji seviyesinde 46 ülke içinde son sıralardayız.

Demek istiyorum ki; günlerimiz gazetelerin camını çerçevesini indirenleri, gazetecileri ölümle tehdit edenleri, gencecik ölümleri, kapanmayacak yaraları konuşarak geçse de; bu ülkeden insanlığa katkıda bulunanlar da çıkıyor.

Dünya yakıp yıkanların değil, canını dişine takıp bilgi kırıntılarının peşinde koşanların ellerinde yükseliyor.

Ne de olsa “umudu var büyük insanlığın umutsuz yaşanmıyor.”


Yazarın Son Yazıları

Kendine müslüman 25 Haziran 2016
Her devrin tuhafı 12 Haziran 2016
'İyi ki evlendik' 5 Haziran 2016
Havuzun ‘bitanesi’ 20 Mayıs 2016
Arda nereye koşuyor? 15 Mayıs 2016
Harcında siyaset var 10 Nisan 2016
Emek dolu üç hayat 20 Mart 2016