Niçin, kimin için yazıyoruz?

11 Kasım 2015 Çarşamba

Cüneyt Ülsever’in seçimin ertesi günü kaleme aldığı yazıyla köşe yazarlığına veda ettiğini açıklaması üzerine çok gevezelik edilip dalga geçildi. “Anca gidersin” diyenlerden “bezginliğin, tükenmişliğin bu kadarı” diyenlere açılan yelpazede ve tabii AKP’nin olağandışı seçim başarısı ile titreşimli çerçevede değerlendirmeler yapıldı.

Bu tavrı haksız buluyorum. Ülsever’in Odatv’de 2 Kasım 2015’te kaleme aldığı yazı, içeriği itibarıyla öyle bir çırpıda silinip atılacak nitelikte değil. Ancak tabii ki aldığı karar, özellikle gerekçeleri itibarıyla üzerinde durulmaya değer…

Seçim sonucuna bağlı olarak (belli ki onu en çok şoke eden 4-5 ayda 5 milyon oy artışı olmuş), mevcut tüm kirliliklere rağmen bir “tek adam iktidarı”na vurdumduymaz şekilde evet demiş toplumsal çoğunluktan hareketle karşımıza artık nasıl bir Türkiye çıkacağına dair görüşlerini paylaşan Ülsever, yazısında söz konusu kararını şöyle temellendiriyor:

Söyleyeceğim bütün sözleri söyledim. Söz tükendi. Meramımın hepsini ifade ettim. Tekrar tekrar anlattım. Artık bende söyleyecek yeni bir söz kalmadı. Büyük çoğunluk benim görüşlerime itibar etmediğine, benim de söyleyecek yeni sözüm olmadığına göre köşe yazısı yazmayı bırakmam gerekiyor. Ben de öyle yapıyorum.”

Bu ifadelerden Ülsever’in söyleyeceği bütün sözleri bir çoğunluğun kendi görüşlerine itibar etmesini bekleyerek söylediği çıkarımında bulunmak mümkün ki onun yılların tecrübesiyle nasıl böyle naif bir yaklaşım sergileyebildiğini anlamak gerçekten zor.

Bu memlekette bir köşe yazarı çoğunluğu kendi görüşleriyle biçimlendirme, yönlendirme, dönüştürme hedefiyle yazacaksa eğer, baştan yenik bir durum ortaya çıkmış demektir.

Çünkü yazdıklarımızı büyük çoğunluk okumuyor. Çünkü Türkiye toplumu okumuyor, okuma ile arası yok.

Türkiye sözlü kültürden görsel kültüre sıçramış bir toplum. Yazılı kültür, yani “okumadan duramamak”, bu toplumun tarihsel-kültürel serüveni içerisinde kayda değer bir yer tutmuyor.

Üniversitede bir sosyal bilim bölümünde bile “kuramlar-kuramcılar” üzerine derste hangi metinleri işleyeceğini söyleyen hocaya bir öğrenci gayet rahat ve “masum”ca, “İyi de Hocam, benim okumayla aram yok, n’olcak şimdi” diye sorabiliyor.

Anadolu’ya seçim gezisi yaptığımızda pek çok yerde gazetemizi bulamıyoruz. Bırakın yazdıklarımızı okumayı, gazetenin adını duymayanlar var.

Ve Türkiye, sözlü kültürden görsel kültüre sıçramış, diğer deyişle “köylülükten elektroniğe” ve sibernetiğe kanatlanmış bir toplum olarak kahir ekseriyeti itibarıyla sözün ve görüntünün ustalarıyla simsarlarına rağbet ediyor. Sevdiği, benimsediği, tercih ettiği insanlar da böyleleri oluyor.

İşte Tayyip Erdoğan, hitabetiyle o çoğunluğun gözünde kelimenin tam anlamıyla “karizmatik” bir figür olarak şekilleniyor, büyüyor, efsaneleşiyor. O çoğunlukla “kültürel lehçe” ortaklığı, aynı doğrultuda her fırsatta işlerliğe soktuğu deyişler, duruşu, vücut dili, yüz jestleri yetiyor da artıyor.

Ayrıca yazının “sıkıcı”lığı karşısında sözün ve görüntünün çekici, etkileyici, en çok da eğlendirici olanına yöneliyor çoğunluk. İşte orada da karşısında popüler-medyatik bir “karizma” olarak Acun Ilıcalı var.

Birbiriyle sıkı dost olan iki insan, Tayyip Erdoğan ve Acun Ilıcalı… Eğer “Yeni Türkiye” için simgesel bir resim çıkarmak gerekse herhalde en temsilî olan, bu ikisinin kombinasyonu olacaktır.

Böyle bir ortamda yazdıklarımıza çoğunluğun itibar etmesini beklemek safdilliktir.

Ama çoğunluk itibar etmiyor diye yazmayı bırakmak da kendimizden vazgeçmektir.

Çoğunluk için yazmıyoruz. Yazmadan duramadığımız için yazıyoruz.

Okumak, öğrenmek ve öğrendiklerimizden kendimizce çıkardığımız sonuçları kalıcı kılmak için yazıyoruz.

Başka türlü insan olamadığımız için yazıyoruz.

Hukukun üstünlüğü, basın özgürlüğü, yolsuzluklarla mücadele… Bunların hepsinin bir “tek adam iktidarı”na kurban gitmekte olduğu şu sosyo-politik vasatta, evet, “yatacak yerimiz yok”…

Bir tek yatacak yerimiz var ve o da “tarih”… Onun için yazıyoruz.


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları