Thatcher Mitolojileri

15 Nisan 2013 Pazartesi

Hafta boyunca televizyonlar, gazeteler, Thatcher’in ne kadar büyük bir politikacı olduğunu, “bakkalın kızının” İngiltere’yi nasıl kurtardığını anlattılar. Hafta, Thatcher’in “yaptığı, söylediği her şey doğruydu”, “başka seçenek yoktu” yavşaklıklarını dinleyerek geçti. Sokaklardaki “cadı öldü” partileri de midemin bulantısını azaltmadı.
“Aman ne güzel” diye düşündüm, “bireyi vurgula, sınıfı, ekonomik sistemi gizle”! Bu yüzden sokağa çıkıp “cadı öldü” partisine katılmak da gelmedi içimden. Thatcher dönemini yaşadım. Emekçi sınıfların, maden işçilerinin yaşam dünyalarının yıkılışını, direnenlerin polis copları, atların ayakları altına ezilişini, BBC’nin olanları işçileri suçlayacak biçimde tahrif edişini gördüm. Polisin, kültür endüstrisinin, medya makinesinin acımasız saldırısı, postmodernizmin, neoliberal konsensüsün birbirini besleyen yükselişi, bir düzenlemeci parti olmasına karşın hâlâ işçi hareketini kontrol eden sosyal demokrasinin tükenişi, SSCB’nin kimliğinde “sosyalizmin” çöküşü, komünist hareketin parçalanmışlığı olmasaydı “Thatcher olayı” da olmazdı.
Tüm bunları söylemek, neredeyse
“Thatcher olayının” aslında olmadığını söylemek anlamına geliyor. Peki “olaya” benzeyen şey aslında neydi?
İktidar yeri...
İngiltere’de burjuva demokrasisi, burjuva partileriyle kapitalist sınıf arasındaki doğrudan ve sıkı temsil ilişkilerine dayanır. Muhafazakâr Parti, kapitalist sınıfla iç içe yaşayan, onu temsil eden bir “akil adamlar” (bunlara “Parti Mandarinleri” deniyor) tarafından yönetilir. Partinin başına kimin geçeceğini, hangi liderin ne zaman tükendiğine bunlar karar verirler, seçimleri kaybeden bir lidere bir şans daha tanınmaz.
Ted Heath tükenince başlayan arayış, sonunda Mandarinlerin Thatcher üzerinde karar vermesine yol açtı. Thatcher artık partinin işine yaramayan bir noktaya geldiğinde yine Mandarinler, “istifa et yoksa devireceğiz” ültimatomuyla onu görevinden aldılar. Arabasına binmiş giderken yüzündeki ifade aslında hiçbir zaman gerçekten iktidarda olmamış olmanın, “Demir Leydi” fantezisinin ayırdına varmanın ibret verici bir örneğini oluşturur.
Thatcher’in kaderini Mandarinlerin belirlemiş olması gibi,
“bakkalın kızı” fantezisi de aslında iktidarın nerede olduğunu gösteriyor. Thatcher milyoner işadamı Denis’le evlenmemiş, Denis onun bir vergi uzmanı avukat olmasına olanak sağlayan eğitimini finanse etmemiş, gereken kapitalist sınıf bağlarını sunmamış olsaydı Thatcher “olayı” da olmazdı.
Peki ya iktidardaki başarılarına ne demeli? İngiltere ekonomisini kurtarmadı mı? Hiç olmazsa bu konuda hakkını vermek g
erekmez mi?
Gerekmez! Birincisi, Thatcher, uyguladığı politikaların mimarı değildir. Monetarizmin kökleri Şili
Pinochet darbesine gider. Neoliberalizm, Thatcher başbakan olduğunda çoktan bir kriz yönetim modeli olarak, New York eyalet krizinde bankacıların dayattığı koşullarda, FED Başkanı Volcker’in işsizlik yerine enflasyonu hedef alan politikalara geçişinde, hızlı faiz artırımıyla şekillenmişti. Thatcher bu programı uygulamaya kararlı olduğuna ilişkin güven verdiği için partinin başına geldi kapitalist sınıfın desteğini, kültür endüstri tarafından iyice korkutulmuş (bu sendikaların, İşçi Partisi’nin gözü sizin servetinizde...) mülk sahibi ve orta sınıfların, hatta işçi aristokrasisinin oyunu alarak seçimleri kazandı.
Başarı mı dediniz?
Oliver Huitson’un, Open Democracy sitesinde yayımlanan yazısında yaptığı çok parlak bir saptama, Thatcher’in ekonomik performansını değerlendirmek açısından çok yararlı bir bakış açısı sunuyor: “Thatcherizm son tahlilde, şimdi yaşa, sonra öde. Hatta bundan da öte, bırak başkası ödesin demekti.” Huitson’a göre “Geleneksel muhafazakârlığın kökleri, hem geriye hem de ileriye dönük biz zamanın içindedir. Thatcherizm ise –neoklasik ekonomi anlayışıntaki gibi– esas olarak zamansal bir anlatıdan yoksundur; her şey tüketilmelidir. Her şey şimdi tüketilmelidir.
Bu son derecede anlamlı, benim uzun zamandır vurguladığım
“neoliberalizm bir kriz yönetme modelidir” savıyla uyumlu bir gözlem. Kapitalizmin krizi kendini bir aşırı üretim, talep yetersizliği ile dışavuruyor. Öyleyse yapılması gereken ilk iş tüketimi canlandırmak, emek maliyetinin kârlar üzerindeki yükünü hafifletmek. Bu ikisi birbiriyle çeliştiğinden, devreye kredi ile talep yaratma yolları giriyor: Yarın kazanacaklarını bugünden harca! Böylece gelecek talan edilirken, belediye evlerinin kiracılarına çok ucuz fiyatlara, morgıç yoluyla satılması, ev değerlendikçe üzerinden yeni kredi alma olanaklarının çoğaltılması (evlerin ATM gibi kullanılması) belediye evlerinin, kamu işletmelerinin satışından elde edilen gelirin, toplumsal konut stokunun, kamu maliyesinin güçlendirilmesine değil finans sektörüne, çok uluslu şirketlere transferi de geçmişi talan ediyordu.
İşsizlik 3 milyona ulaşırken, işleri olanlar hem borçlanır hem de iş güvencelerini kaybederken, Thatcher yönetimi hem bu kaynakları kapitalist sınıfa transfer ediyor hem de büyük bir şans eseri olarak hizmete giren Kuzey Denizi petrollerinin gelirlerini yiyordu.
Bu talana, işçi hareketine, sendikalara yönelik saldırılara karşın Thatcher döneminde, ortalama ekonomik büyüme yüzde 2 düzeyinde kaldı, hem de kredi stokundaki, bugünkü krize zemin hazırlayan genişlemeye karşın. Bu düşük büyümeye paralel olarak özel sektörün, hane halkının, devletin borç yükü artmaya devam etti. İngiltere sanayisi yı
kıma uğradı, ülke kendi suyunu, gazını, taşımacılık hizmetlerini yabancı şirketlerden satın alma konumuna geldi. Geçen ay yayımlanan bir araştırma, bu yabancı şirketlerin İngiltere halkına dayattıkları yüksel fiyatlarla aldıkları tekel kârını kendi ülkelerinde müşterilerine çeşitli promosyonlar sunmakta kullandıklarını ortaya koyuyordu.
Bu saçma sapan gidiş aslında 1987 borsa krizinde çökmek üzereydi ki Doğu Bloku’nun çöküşüyle sonuçlanacak olan Glaznost-Perestroika süreci yardıma geldi. Böylece, çoktan yozlaşmış SSCB yönetici sınıfının son etkinliği, uluslararası kapitalizme, yeni bir ideolojik, mali enerji sağlamak oldu. Sonra küreselleşme filan...
Bugün Thatcher’in kapitalist sınıf tarafından bu kadar yüceltilmesinin arkasında bu ekonomik “başarılar” (ki 2007 mali krizinin köklerinin buralarda olduğunu herkes biliyor) değil. Esas neden, 1983 İskoçya parti kongresindeki konuşmasında “Bu mücadeleyi kazanırsak, bizi bekleyen büyük ödül Marksist sosyalizmin bu topraklardan kovulması olacaktır” diyen Thatcher’in acımasız, kararlı bir sınıf savaşçısı olmasıydı. Thatcher’in bakanlarından David Mellor’un deyimiyle Thatcher’in “en büyük başarısı sendikaların belini kırmaktı”. Böyle bir hizmetçiyi kapitalist sınıf hiç unutur mu?

\n

Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Taklitçilik çare mi? 12 Mayıs 2022
Küresel stagflasyon 5 Mayıs 2022