Londra’dan başkanına ‘Selamünaleyküm’

09 Mayıs 2016 Pazartesi

Sadiq Khan, “Londra’da bir Müslüman” olmaktan “Londralı bir Müslüman” olmaya geçebildiği için bugün şehrin emanetini hemşerilerinden alabilmiştir

Londra belediye başkanlığına Pakistan kökenli Müslüman Britanya vatandaşı Sadiq Khan’ın seçilmiş olmasına çok şaşırmadım. Ne de İşçi Partisi’nden adaylıkla böyle bir durumun ortaya çıkmasını yadırgadım.
Aksine, böyle bir sonucun Muhafazakâr Parti saflarından bir adayla gerçekleşmesi, elbette imkânsız denemez, ama benim için daha çok yadırgamaya yol açan bir durum olurdu.
Britanya’daki göçmen ve göçmen- kökenli Müslümanların hem temsil, hem de tercih itibarıyla kendilerini İşçi Partisi ile bağlantılı konumlandırdıklarını, 1980’lerin sonu ve 90’ların başında o ülkedeyken pek çok vesileyle gözlemleme imkânı buldum. Üstelik Kıbrıs, Türkiye, Hint Altkıtası, Afrika, Güneydoğu Asya ve daha pek çok diyardan göçmen Müslümanın ve de sonradan Müslüman olmuş nice Batılı “mühtedi”nin bünyesinde yer aldığı bir Nakşibendi tarikat çevresi üzerine Londra’da araştırma yaparken...
Söz konusu çevrenin lideri Kıbrıslı Şeyh Nazım, takipçilerine Muhafazakâr Parti’ye oy verme telkin ve tavsiyesinde bulunsa ve müritlerin bir kısmı da bu yönde hareket ettiklerini söylese bile, en çok tartışılan konulardan biri, ülkedeki Müslüman azınlığın tercihinin daha çok “Labour”dan yana olmasıydı.
Böyleydi, çünkü ucuz işgücü deposu demek olan göçmen nüfusa hitap ederek İngiliz orta sınıf muhafazakârlığının rahatsız edici (“irrite”) bakışları karşısında Müslümanların daha çok güvenini kazanan, İşçi Partisi’ydi. O, dış göçe daha esnek yaklaşarak, entegrasyon ve çokkültürcülüğü siyasi strateji kılarak solun asli referansının “insan” olduğunu da örneklediği, bunda inandırıcı ve ikna edici olabildiği noktada Müslüman göçmenleri kucaklayabilmiştir.
Britanya’da sadece solun değil, sosyalistlerin de İslâm karşısında öne çıkan tavrı buydu. Ekonomik yoksulluk ve kültürel yoksunluk eşliğinde ötekileştirilen Müslümanlar da bu tavrın karşılığını vermiştir denilebilir. (Tabii tabloda bir kusur olarak “11 Eylül”ün ardından ABD’ye Irak ve Afganistan işgallerinde destek veren Tony Blair’in iktidar dönemi var, ama bu da Liberal Parti’ye bir miktar yönelim yaratmakla birlikte Müslümanların İşçi Partisi’nden mutlak kopuşuna yol açmamıştır.)
Şimdi karşımızda belirmiş, Britanya başkentinde İşçi Partisi’nden Müslüman belediye başkanı, biraz da böyle bir arka plânın ürünüdür.
Tabii Başkan Khan’ın nasıl bir Müslüman olduğu da hepimizin özlemini duyduğu, gıptayla baktığı bu “kültürel sarmaşma”yı (isterseniz “medeniyetler buluşması” deyin!) tamamına erdiren bir diğer etmen. Orada da yukarıda zikrettiğim araştırmayı sürdürürken tanıştığım Batılı “mühtedi” müritler ile onlarla gayet uyumlu, Batı kültürü ve “İngiliz görgüsü”ne sahip bazı göçmen Müslümanların karakteristikleri üzerinde durmak yerinde olur.
Bu, genelde “burjuva”, yani kentli, yani “cemaatçi”likten uzak, “sivil” bir Müslümanlıktır. Göçmenler özelinde de kökenini reddetmeksizin, yaşamını sürdürdüğü dünyanın değerler sistemi, ilişkiler ağı ve kurallar çerçevesi ile barışık ve bütünleşmiş olmakla ilişkilendirilebilecek bir Müslümanlık...
Elbette tüm göçmenler ve göçmenkökenli Müslümanlar böyle değildir. Ama Pakistan kökenli Sadiq Khan’a şehirlerini emanet eden Londralıların onda bulduğu, içerisinde yaşadığı dünyanın kültürel dokusunu özümsemiş ve ona uyarlı olmasıdır. Karşımızda dünyanın en kozmopolit başkentlerinden birinde büyümüş, şehirli, sivil ve en önemlisi “seküler bir Müslüman” var.
Bir nüans çok önemli: Sadiq Khan, “Londra’da bir Müslüman” olmaktan “Londralı bir Müslüman” olmaya geçebildiği için bugün şehrin emanetini hemşerilerinden alabilmiştir.
Dünyanın da, Türkiye’nin de kimlik ve kültür kutuplaşmalarına dayalı gerginlik, çatışma ve ölümlerle sarmaş dolaş olduğu bir ortamda bu “Londralı Müslüman”dan alınacak bazı dersler olsa gerek. Özellikle her yolun birbirine bağlandığı, kimsenin başına buyruk yol almasının mümkün olmadığı şu “küresel” dünyamızda, 4.5 milyonun üstünde Türkiye göçmeninin yaşadığı Avrupa’ya “Sen yoluna, ben yoluma” diyecek kadar kayıtsız ve hem kendi içinde hem dünyada giderek daha da fanatikçe içine kapanıp kendi dışına düşmanlaşan “dinbaz” iktidar açısından...  


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları