Osmanlı’yı reddetmeden Erdoğan’ı reddetti!

13 Mayıs 2016 Cuma

Eric Jan Zürcher’in “Modernleşen Türkiye’nin Tarihi” adlı kitabını akademik yaşamımızın baharında elimize aldığımızda bir kısmımız heyecanla yeni bir bakış açısı ile karşı karşıya olduğumuzu düşünmüştük.

Bir kısmımız içinse kitapta yeni bir şey yoktu! Yıllardır özellikle İnkılap Tarihi ders kitaplarında “olgusal” olarak yer alanları sıralamaktan öteye gitmeyen; yeni bilgi ya da belge eklediği söylenemeyecek; Türkiye’de gazete havadislerinden bilinenleri yabancı dilde “satmak”tan öte özelliği olmayan bir yapıttı bu onlara göre.

Çoğu “resmi tarih”in sözcüsü bu arkadaşlarımız için gözden kaçırılan nokta, Zürcher’in kitabının olgusal değil “yöntemsel” açıdan getirdiği yenilikti.

O, Türkiye tarihini imparatorluktan ulus-devlete bir kopuşla taçlandıran resmi tarihçiliğin veya bu kopuşu işlerlikte tutarak Osmanlı, geç-Osmanlı, erken-Cumhuriyet ve yakın Cumhuriyet tarihi gibi ayrımlarla yol alan tarihçi ve sosyal bilimcilerin aksine “Modern Türkiye”ye bambaşka bir dönemlendirme eşliğinde yaklaşmayı öneriyordu.

Zürcher’in üç bölümlük bu dönemlendirme önerisinin ikincisi, özellikle içinde bulunduğumuz şu günlerde sürdürülen tartışmalar açısından dikkate değerdir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Tarihimizi 1919’dan başlatan anlayışı reddediyorum” sözlerini hatırlatır şekilde Zürcher de ne 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkmayı, ne de 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanını dönemlendirmesinde dönüm noktası sayıyordu.

Aksine, Osmanlı’da ilk modernleşme girişimlerinin başladığı 19’uncu yüzyılı ilk dönem olarak alıp 20’nci yüzyılın başına kadar getirdikten sonra, İkinci Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte “Türk Tarihinde Jön Türk Dönemi” adı altında 1908’den 1950’ye kadar uzanan bir ikinci dönem ayırt ediyordu. Bir diğer deyişle “İttihatçılık” dönemi. 

Ona göre 1908’den 1950’ye kadar, İmparatorluğun dağılmasına ve Cumhuriyet’in kurulmasına rağmen siyasal, ideolojik ve ekonomik açıdan büyük ölçüde süreklilik mevcuttu ve bir “kopuş”tan söz edilemezdi. Ülkeyi Cihan Harbi’ne sokan İttihat ve Terakki Cemiyeti de, Kemalist Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti de, sonrasında Halk Fırkası da (CHP) “Jön Türkler” zincirinin halkalarıydı.

Esas “kopuş”, onun “Huzursuz Bir Demokrasi” başlığını uygun gördüğü 1950 Demokrat Parti iktidarıyla başlayıp, kitabın sonraki baskılarındaki genişleme ile 2002 AKP dönemine kadar uzatıldığı söylenebilecek kitle siyaseti döneminde karşımıza çıkmaktaydı.

Kimseyi memnun edemedi

Zürcher’in bu yaklaşımı elbette ne Kemalist tarihçiliği, ne de laik-ulusalcı çevreleri memnun etti bu ülkede. Yaklaşımını benimseyip öne çıkaranlar, elbette onun ideolojik yönsemelerden uzak bu ciddi, titiz ve analitik tarihçiliğine sahip çıkan Türkiyeli meslektaşlarının yanı sıra liberaller, liberal-sol ve sosyalistler ve de elbette Kemalizm’den mustarip muhafazakâr, İslâmî kesimler oldu.

Bir bakıma bu destek onun tarafından da karşılıksız bırakılmadı denilebilir. Zürcher, 2002’de iktidara gelen AKP’ye de, bu iktidarın ilk döneminde içtenlikle yöneldiği AB üyeliği çabalarına da aktif destek verdi.

Buna bağlı olarak da 2005 yılında Dışişleri Bakanı Abdullah Gül tarafından “Yüksek Şeref Madalyası”na lâyık görüldü.

Sonra köprülerin altından sular öyle gürül gürül aktı, AKP saflarından anti- demokratik gürültüler ve diktatoryal gürlemeler öylesine yükseldi ki bugün geldiğimiz noktada ömrünü Türkiye tarihine vermiş bu Leiden Üniversitesi profesörü de büyük bir hayal kırıklığı eşliğinde pes etti. Ve Tayyip Erdoğan’ın “diktatörce yönetimini protesto etmek için” kendisine 2005’te verilen ödülü iade etmeye karar verdiğini söyledi.

Madalyayı ona versinler

Madalyayı kibarca paketleyip Türkiye’nin Lahey Büyükelçiliği’ne göndereceğini de eklemiş Zürcher... Önerim şu ki alsınlar ve hâlâ AKP bünyesinde, hatta Erdoğan’a danışman vaziyetinde duran ve de Zürcher’in yazdıklarıyla yetişmiş, onun yöntemsel yaklaşımıyla orada burada ahkâm kesmiş zevata teslim etsinler. Çok anlamlı olur!..

Zürcher, gayet içtenlikle özeleştiride de bulunmuş. Geçmişte Erdoğan konusunda uyarılarda bulunan laik kesimi dikkate almadığını, Erdoğan’ın AB’ye üyelik sürecini içerideki muhalefeti saf dışı etmek ve ülkeyi İslâmileştirmek yolunda kullanacağını söyleyenlere kulak asmadığını, ama işte yanıldığını ve böyle düşünenlerin haklı çıktığını belirtmiş.

Yeni dönem eklenecek mi?

Onun burada üzerinde durduğumuz kitabının zaman içerisinde giderek genişlediğini yukarıda kaydettik. Acaba “Modernleşen Türkiye’nin Tarihi”ne 2002’den itibaren yeni, dördüncü bir dönem ekleyecek midir?.. Eğer eklerse, bu dönemi karakterize eden başlıkta “Diktatoryal” sözcüğü, madalyayı iade kararını açıkladığı konuşmada da bol bol telaffuz ettiğine bakılırsa mutlaka yer alacak olsa gerek!..

Bu “yeni dönem”e ilişkin tanımlayıcı olarak yazabileceklerini de yine iade kararıyla bağlantılı olarak Hollanda gazetesi NRC için kaleme aldığı makale aracılığıyla tahmin edelim:

“Siyaset, yargı, medya, üniversiteler ve yurttaşlar, fiili bir diktatörün oyuncağı, etrafındaki zümreler haline geldi. Temel özgürlüklerin ve yasaların gerçekte var olmadığı bir noktada, böyle bir ülke Avrupalı değildir.”

Yanıldığını kabul ederek büyük bir olgunluk ve erdem de sergilemiş bu değerli bilim insanının kaybettiği bir şey olduğunu söyleyebilir miyiz peki?..

Elbette hayır. Nihayetinde kaybedenin, ona bu madalyayı iade ettiren faşizan- dinbazlık olduğu, olacağı ortada ve bunu dünya da biz de gayet sarih görüyoruz. Bunu kendisinin göreceği günler de giderek yaklaşıyor.  


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları