Kadri Gürsel

Türkiye’nin dibi maalesef yok

14 Haziran 2016 Salı

“Adamın dibi”, modern kenar mahallenin yeni türettiği bir niteleme... Yakın zamana kadar hakaretamiz bir ifade olduğunu düşünürdüm. Twitter’da biri bana “Adamın dibisin” dediğinde bloklardım mesela. “Dibe vurmak” terimindeki “dip”, “kötüleşmedeki son nokta”yı işaret ettiğinden, “adamın dibisin” diyenlerin “Bir insanın alçalabileceği en son noktadasın” demek istediğini sanırdım... Neden sonra öğrendim ki bu tanım sövgü değil övgü olarak kullanılıyormuş ve “dip”ten kasıt da “kazandibi” gibi tatlı bir şeymiş. Hasletlerinin yoğunluktan dibe çöküp orada takdir edilesi, fevkalade bir terkip oluşturduğu kişi için işte bazıları “adamın dibi” diyor.
“Adamın dibi” iyi ve güzel de “Türkiye’nin dibi” kötü mü?
Hani memleketin giderek hızlanan aşağıya burgu hareketine bakan bazıları, “Türkiye dibe vuracak” falan diyorlar ya...
Türkiye düşecek, düşecek... Ve sonunda bir zemine çarpıp duracak. O raddeden sonra artık Türkiye’nin demokrasi, hukuk devleti, laiklik ve iyi yönetişimden daha fazla uzaklaşması mümkün olmayacak. Bu “dibe vurma” beklentisi, Türkiye’nin berbatlaşma ve alçalmada bir sınırının olduğunu varsaymaktan ileri geliyor.
O halde “Türkiye’nin dibi” dipsizlikten evladır.
Ayrıca merak ediyorum, “Türkiye dibe vuracak” diye bekleyenler ülkenin bir dibi olduğunu neye dayanarak tespit ediyorlar ve varsa o dip neresidir?
Ben ise Türkiye’nin bir dibinin olmadığını düşünüyorum.
Keşke Türkiye’nin dibi olsaydı. Bu aşağıya burgu hareketi bir sert zemine çarpar ve kendiliğinden dururdu.
Ama o dip yok. Zamanımızın kenar mahallelisinin “Adamın dibisin” demesinde olduğu gibi, müspet özelliğe atfen “Türkiye’nin dibisin” diyebileceğimiz ne var bu ülkede?
Güçlü kurumları ve bir toplumsal sermayesi olsaydı, “İşte bunlar Türkiye’nin dibidir” diyebilirdik. Çünkü ancak kurumlarının doğru işlerliği ve toplumunun tehlikeyi sezen ortak aklı Türkiye’nin serbest düşüşünü frenleyebilir ya da buna karşı bir direnç oluşturabilirdi.
Mevcut rejim, diktatörlüğe evrilme süreci içinde Türkiye’nin kurumlarını Timur’un filleri gibi ezdi geçti; ülke alabildiğine kurumsuzlaştırıldı.
Kasaba muhafazakârlığının koyu taassubu, siyasallaşarak ele geçirdiği ülkenin dibini çökertti.
Başta yargı, sonra mülki idare ve güvenlik alanında görev tanımına uygun işlerlik üreten kurum bırakılmadı Türkiye’de.
Ya toplum?
O da rejimin iktidar stratejisi gereği olağanüstü kutuplaştırıldığı için birbirine düşman edilmiş kesimlerin toplamına dönüştü. Kutuplaşmanın ürettiği negatif enerji, ülkenin aşağıya burgu hareketine ivme kazandırır hale geldi.
Bu bölünmüşler toplamı, feci gidişata karşı ekonomik çıkarlarının emrettiği bir ortak akıl çizgisinde bir araya gelerek toplumsal bir direnç oluşturamaz.
Bakınız Kürt sorunu bahsinde düşürüldüğümüz şu hale...
Cumhurbaşkanı, kıyamete kadar sürecek, yani dibi olmayan bir “terörle mücadele”den bahsediyor. PKK ise terörünü büyük şehirlere taşıyor ve bu arada Türkçü partinin başkanı güya 1915’e dair konuşurken “Tehcir yerindedir, bugün olsa yine kaçınılmazdır” deyiverip cehennemin kapılarını zihinlerde açıyor. Ülkenin batısı, doğusunda dümdüz edilen kentler karşısında meşum bir sessizlik içinde.
Türkiye’nin bir dibi olsaydı, o dibe vurduğu noktada belki tek parça olarak kalabilir ve düştüğü yerden yeniden ayağa kalkabilirdi. Bir dibimiz olmadığı için akıbetimizi kestirmek güç.
Dipsiz Türkiye’nin, eldeki tefessüh etmiş siyasi aktörler, kurumlar ve bu sözde toplumla, başta Kürt sorunu olmak üzere kendi meselelerini daha da içinden çıkılmaz hale getirip bünyeyi büsbütün dağıtmaması için hemen yarın bir mucizeye ihtiyacı var.
Bu durumda, kendi içinde çatışarak karanlıklara yol alan Türkiye’nin pek de uzak olmayan bir vadede dünya ile de çatışması aleniyet kazanacaktır.
Sorunlarımız dünyanın sorunları haline gelirse, o zaman dünyanın dayattığı uygunsuz çözümlerle karşı karşıya kalabiliriz ki Ortadoğulu olmak da zaten böyle bir şeydir.  


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

İdlib’de yüzleşmek 7 Eylül 2018