Ceceli’nin şarkısı ‘şirk’ değil mi?

08 Temmuz 2016 Cuma

Hz. Muhammed’e yönelik en küçük “tazim”i bile şirk, yani “Allah’a eş koşmak” sayan, Selefi-meşrep Müslümanların hiç mi hiç hoşuna gitmeyecektir bu şarkı

 

 Ne yalan söyleyeyim, Mustafa Ceceli’nin Top 10’da zirveye oturmuş “O Sensin ki” şarkısını hûşû içinde dinlerken, bir yandan da “Eyvah” dedim, bu çocuğu müşriklikten tekfir ederler!..

Ceceli’nin izinden gittiğini bol bol söylediği İslâm Peygamberi’ne atıfla okuyup meşhur ettiği ve Lübnan-asıllı Müslüman “Rhythm and Blues” şarkıcısı Maher Zain’le düet olarak klipleştirdiği şarkının bu coğrafya Müslümanlarına ziyadesiyle hitap edeceğine hiç kuşku yok.

Ancak Hz. Muhammed’e yönelik en küçük “tazim”i bile şirk, yani “Allah’a eş koşmak” sayan, bu doğrultuda Mevlit’i de reddeden, onu yazan Süleyman Çelebi’yi lânetleyen Selefi- meşrep Müslümanların hiç mi hiç hoşuna gitmeyecektir bu şarkı.

IŞİD, boşuna yasaklamadı mevliti Musul’da!..

Üstelik Süleyman Çelebi’nin mevliti, Mustafa Ceceli’nin şarkısı yanında yunmuş-yıkanmış kalır.

Bakalım sözlere:

“O sensin ki bilinmeyen/Ama her yerde görünen/Uzun yavaş hep gidilen/ Senin yolundur ey Muhammed...”
“O sensin ki aşkın yolu/En muhteşem Allah kulu/İnsanlığa doğru yolu/ Sen gösterdin ey Muhammed...”
“O sensin ki aşkın özü/Yaradanın bakan gözü/İnsanlığın en son sözü/ Senin dilinden ey Muhammed...”
“O sensin ki azametsin/Hem de büyük merhametsin/Söylenen her hecedesin/ Güzel sensin ey Muhammed...”
“O sensin ki sonsuzluksun/Var da sensin yok da sensin/Nokta da âlem de sensin/Dost da sensin yâ Muhammed...”

***

“Bilinmeyen”, “her yerde görünen”, “aşkın özü”, “azamet”, “söylenen her hecede olmak”, “sonsuzluk”, “var da olan, yok da olan”, “nokta da, âlem de olan” ve nihayet “Dost”...

Bunlar, Allah’a atfen kullanılabilecek ifadelerdir. Bunları Peygamber’e ilişkin kullanmayı, bırakın Selefi-Vahhabi geleneği, bizim buralarda bile alaylısından mekteplisine çoğu hocaefendiye kabul ettirmek kolay olmaz.

Belki bu sebeptendir, Mustafa yukarda aktarılan sözlerle şarkıyı okumuş olsa da klip çekilen düette “şirk riski” karşısında bazı dörtlüklerden uzak durularak bir parça “sterilizasyon”a gidilmiş sanki...

***

Peki işin özünde ne var?

İşin özünde gençleri camiyle çekemedikleri dine, “ti-vi”yle, internetle, kliple çekme girişimi var.

“Zamanın ruhu” ile baş edemiyor ve insanları, özellikle de gençleri camiye çekmekte kifayetsiz kalıyorlar.

Öyle değil mi? O yüzden geçenlerde Numan Kurtulmuş camileri yeterince dolduramıyoruz nev’inden bir itirafta bulunmadı mı?..

Hoş, her zamanki bezirgân dinbazlıklarıyla bu konuda da faturayı Kemalizm’e, erken-Cumhuriyet dönemi uygulamalarına kestiler, ama aslında bal gibi biliyorlar.

Bunun Kemalizm’le değil kapitalizmle ilgisi var.

Bir parçası oldukları, nemalandıkları, şimdiki ekonomi-politik iktidarlarını borçlu oldukları postmodern, küresel kapitalizmle...

Tüketimci ve her şeyi, tabii bu arada dini de metalaştırıp tüketen kapitalizmle...
O yüzden bir taraftan âlemi sersem sanıp muhafazakâr gençlerin bile “nass”lara uygun hareket etmemesinin günahını Kemalizm’e yüklerken diğer taraftan gayet uyanıkça, en güzeli Ceceli örneğinde karşımızda olduğu üzere pop-atraksiyonlarla zamane gençlerini İslâm’a çekmeye çalışıyorlar.

***

Çekebilirler mi?

Cevabı ne cami hocası, ne ilahiyat profesörü, ne de diyanet reisi verebilir.
Bunun cevabı başka “mütehassıs”lara ihtiyaç duyar. Amerikalı saygın iletişimbilimci-profesör, müteveffa Neil Postman’a mesela...

O, ABD’de dinin “tele-dijital” âleme düşmesinin sonucuna ilişkin yaptığı değerlendirmede, görüntünün seyircide “inanılan”a (Tanrı’ya) değil “görünen”e aşk ve bağlılık ürettiğini belirtiyor. Bunu, “televangelistler” (ki bizde Nihat Hatipoğlu Hoca gibi “televaiz”lere karşılık geliyor) üzerinden yapıyor.

Okuyalım Postman’ı:
“Televizyondaki Tanrı’nın bulanık ve tâli bir karakter olduğunu söyleyebileceğimi düşünüyorum. O’nun adı her ne kadar tekrar tekrar anılıyorsa da vaizin görüntüsünün somutluğu ve değişmezliği, ibadet edilmesi gerekenin O, yani Tanrı değil, vaizin kendisi olduğu şeklinde çok açık bir mesaj iletir. Burada anlatmak istediğim, vaizin bunu kendisinin tercih etmesi değil, yalnızca, televizyonda yakın çekimde ve renkli olarak gösterilen bir ayinin etkisinin, tapınmayı sulandırdığıdır.”
Bunların ardından Postman, sözlerini bomba gibi bir finalle şöyle “temize çeker”: “Televizyon, her şeyden önce, altın bir inekten çok daha cazip bir oyma put biçimidir” (N. Postman, “Televizyon-Öldüren Eğlence”, Ayrıntı Yayınları, 2000, s. 138).

***

Peki, bunların Ceceli fenomenine tercümesi nedir?

Şudur: Televizyondan internete, ekranlarda “O Sensin ki”yi izleyen gençler, İslâm’a, “Allah Teâlâ”ya, “Resûl-i Ekrem Muhammed Mustafa”ya değil, “Ceceli” Mustafa’ya, Maher Zain’e ve klipte güzellikleriyle göz dolduran nice letafet ehline bağlanacak, meftun olacak ve inancın somut dışavurumuna onlarla özdeş varacaktır.

Bu, örtük, daha doğrusu İslâm örtüsü altında, en âlâsından nefis bir paganizmdir.

Dost acı söyler, kızmayın, öfkelenmeyin, küfretmeyin, vurmayın yahu!..

Enerjinizi Selefilere saklayın!..

İhtiyacınız olacak!..  


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları