KPSS ’den ‘TPSS ’ye dinbaz memleket halleri

03 Ekim 2016 Pazartesi

Akif Beki dokundu, Diyanet-tarikatcemaat meselesini yeniden açmak şart oldu.
Eski Bakan Nihat Ergün’ün bir kitabından hareketle Beki, Diyanet Kanunu’nda geçen yasama döneminde yapılan değişikliklere değiniyor. Buna göre Din İşleri Yüksek Kurulu’na tarikat ve cemaatleri araştırıp gerektiğinde onların işlerliğine yönelik öneriler getirme görevi verilmekteymiş. Ayrıca bu önerileri hayata geçirecek mekanizmaları kurma yetkisi de Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü’ne verilmiş.
Kanımca olmayacak duaya amin demek gibi bir şey.

Tarikatlar açısından da iddia ediyorum, resmen yasaklı oldukları eski günleri aratabilecek bir girişim.

Çünkü o yasaklı dönemde onlar, işlerliklerini elbette gizli-saklı, kıyıda-köşede-kuytuda, ama yine de kendi özgür iradeleri ile sürdürebiliyorlardı.

Beki, Ergün’ün de bir önerisi olduğunu kaydediyor: Tarikatların program, idari yapı ve faaliyetlerini deklare edip şeffaflaştıracak bir modelle şeyhliği babadan oğula geçmekten kurtarmak, seçilme usullerini kurallara bağlamak, hatta şeyh adaylarını sınava tabi tutmak... Osmanlı’da 19’uncu yüzyılın ikinci yarısında devletin (mesela aşiretler de dert edilerek) benimsenen genel “merkezileştirme” politikasıyla bağlantılı şekilde Şeyhülislamlık bünyesinde tesis edilmiş “Meclis-i Meşayih”ten (Şeyhler Meclisi) esinli bir model bu...

Şunları kaydetmek gerekir:

Bir kere zaten şeyhliğin babadan oğula geçmesi şeklinde genel bir kural ya da koşul tarikatlarda yoktur. Bazılarında bu karşımıza çıkabilir ama liyakatle ilgilidir. Zorlama olarak hayata geçirildiğindeyse ciddi sorun ve sıkıntılar beraberinde gelir. En yakın örnek, bir dönem Türkiye’nin en canlı, popüler ve etkin Nakşibendi çevresi olan İskenderpaşa Cemaati’nde Şeyh Esat Coşan’ın ölümünden sonra posta oturtulan oğul Nurettin Coşan’ın kabul görmemesiyle bağlantılı olarak bu çevrenin sönümlenmesidir.

Şeyhlik, daha çok halifelik üzerinden kazanılır. Bir tarikat şeyhinin farklı diyarlara kendi “tarik”ini (“Allah yolu”nu) yayma amacıyla gönderdiği önde gelen halifeler, gittikleri yerlerde oluşturdukları kitlesel ağla bağlantılı güç ve nüfuz kazanırlar. Zamanla kendilerini oraya gönderen “Büyükşeyh”e bağlılıkları (“rabıta”) sürse bile kayda değer ölçüde bağımsız hareket eder hale de gelirler.

Kendi şeyhliklerinin hayata geçmesi için de “Büyükşeyh’in irtihali” yeterli olur.
Üstelik buna yol açan dinamik, pratikte bir şeyhin kendisinden ziyade takipçileridir. Şeyhliğe yükselme, posta oturma, onların arzusu ve rızasıyla gelir. Bir adam, şeyhlik ister mi ister, bunun için can atar mı atar belki, ama “mürit” razı değilse bu iş olmaz.
Yani “şeyh uçmaz mürit uçurur” tabiri bu bağlamda da geçerlidir.

Tarikat, tarihsel olarak “sözlü-kültür” geleneğine dayanan, yüz-yüze, diz-dize, kalp-kalbe iletişimle şekillenen, “sohbet-zikir- rabıta” gibi kendine özgü esasları olan ve “halk-dini” bünyesinde değerlendirilmesi gereken bir İslâmî kurumlaşma.

Tarikatları “resmi-din” içerisinde “hizalama” girişimi (ki yukarıda değinilen Diyanet Kanunu ile hedeflenen tam da bu), onları kolu-kanadı kırılmış kuşlara çevirmekten başka bir şey olmaz. Bunu kabul etmez, buna gelmezler de zaten...
Meclis-i Meşayih’te olduğu gibi, seçilme usulleri yazılı kararlara bağlanacak, “şeyh adayları” sınava tabi tutulacakmış.

Tarikatların devletleştirilmesi, bürokratikleştirilmesi, şeyhlerin de imamlar, müftüler, vaizlere benzer şekilde “memurlaştırılması”nın önünü açmak gibi bir şey bu.
Vaazlar-hutbeler nasıl tek merkezden standartlaştırılıyorsa tarikat sohbet ve zikirleri de o yönde güdümlenmeye tabi tutulacak belki de...

Dinin “bâtın”ı (kalbî derinliği) ile hemhal “tarikat- ehli”, dinin zahiri (kitabî) bilgisi ile donanmış “şeriat-ehli” âlimler huzurunda kelam, hadis, fıkıh sınavına sokulacak belli ki...

Ve Kamu Personeli Seçme Sınavı, KPSS gibi, “Tarikata Postnişin Seçme Sınavı” (TPSS) dönemine doğru yol tutacağız demek ki...

Peki, buradan ne çıkar bahtımıza?..

Özetle söylemek gerekirse, dinde devlet tekeli sağlayarak “devlet-dini”ni temsil eden Diyanet’in daha da mütehakkim hale gelmesi çıkar.

İslâm’ı anlama ve yaşama yolları bakımından bu memlekette mevcut çokluk ve çeşitliliği Diyanet marifetiyle homojenleştirip tektipleştirmek... Ve devletin din kurumunu şimdi bir de tarikatları denetleme görev ve sorumluluğu gereğince yeni kadrolarla daha da büyütüp devasalaştırmak...

Böylece Diyanet’i siyasete daha etkin, siyaseti de dine daha içkin kılmak...
Ve tabii bunu Türkiye’nin seküler kesimlerine “Daha ne istiyorsunuz, tarikatları başıboş bırakmayıp sizler için tehlike olmaktan da çıkarıyoruz işte” diye yutturmak...
Dinbaz iktidar açısından bir taşla kaç kuş, hesap edin!..  


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları