Metin Akpınar, AKP’nin ideolojisi uğruna tarımı ve sanayiyi harcadığını belirtti

Tiyatromuzun ve sinemamızın dev ismi Metin Akpınar, geçen yıl izleyiciyle buluşan “İyi ki yapmışım” adlı belgeselinden sonra bir biyografiyle karşımızda. “Sahneye Adanmış Bir Ömür: Metin Akpınar” başlıklı eseri usta sanatçıyla konuştuk. Akpınar, sanat yaşamı ve gündem üzerine iddialı sözler söyledi.

06 Haziran 2022 Pazartesi, 04:00
Metin Akpınar, AKP’nin ideolojisi uğruna tarımı ve sanayiyi harcadığını belirtti
Abone Ol google-news

Metin Akpınar Türk tiyatrosunun ve sinemasının devleşmiş isimlerinden biri; klişeleşmiş tabirle yaşayan bir efsane... Onu sahnede izlememiş olanlar, yaşları gereği elbette, bir hayli çoktur belki ama oyunlarının Youtube’daki görüntülerini, ekranlarda sık sık dönen filmlerini defalarca izlemeyen pek azdır muhakkak. Bugünlerde hayatının 81. baharını süren ünlü sanatçı ile Zeynep Miraç’ın Nişantaşı’ndaki ofisinde bir araya geldik ve her anı dolu dolu yaşanmış ömründen pasajları birlikte şöyle bir elden geçirdik.

Konuştuğumuz konuların önemli bir kısmı Mundi etiketli biyografide olduğu için, oraları biraz özet geçtik haliyle...

- Hayatınızı anlatan kitap okurla buluştu. Zeynep Miraç’ın kaleme aldığı bu biyografiye ne kadar dahil oldunuz? Bir belgesel var öncesinde...

Evet, benim zaten ahir ömrümde üç tane projem vardı, biri belgeseldi, biri kitaptı, biri de kısmet olursa Devekuşu Kabare Müzesi. Ben ne kadar kitaba dahil oldum dersen, aşağı yukarı 80 sene, 5 ay, 3-4 gündür dahilim kitaba. Çünkü 2 Kasım 1941’de ben kitabı yazmaya başlamışım. Müelliflerin önsözü var önce... Zeynep de sağolsun sevgisiyle, özeniyle onun içinden güzel bir özet çıkardı. 

ULVİ URAZ VE HALDUN TANER

- İki önemli isim, iki usta var sizin tiyatro yaşamınızda, biri Ulvi Uraz, diğeri de Haldun Taner.    

Evet. 1962 senesinde Milli Türk Talebe Birliği Tiyatrosu’nun açtığı sınava girdim ve kazandım. Hatta Rana Cabbar da vardı benimle birlikte sınava giren, o da kazandı. Jüride de çok ilginç, Ahmet Gülhan vardı... Orada oyunlar oynuyoruz ama ne de olsa bize averaj vatandaş gelemiyor, o zaman biz onların ayağına gidelim dedik ve ‘Her Yer Tiyatrodur’ diye bir anlayışla bulduğumuz her yerde oynamaya başladık. Bu yerlerden biri de Florya’daki dinlenme evleriydi, şimdi yıktılar, orada böyle bir mermer havuz var falan, adeta bizim oynadığımız Antigone’un dekoru gibiydi. O sırada Ulvi Uraz hoca da eşiyle beraber 15 gün tatil için oradaymış, bizim oyunumuzu seyretti.

Bazen işte insanın yaşamını fenomenler ayarlıyor... Oyunu çok sevmiş, bizi davet etti oyundan sonra, “Çok sevdim, çok beğendim sizin oyunu” dedi, çok sigara içerdi, kısık sesle konuşurdu, “Ben de bir tiyatro kuruyorum, siz de gelin, matinelerde kendi oyununuzu oynayın, sonra da bana yardım edersiniz. Ama para veremem, daha yeni kuruluyoruz” dedi ve biz öylece Ulvi hocayla çalışmaya başladık.  

O sıralarda da Haldun Taner “Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım” oyununu yazıyor. 6 kişilik bir oyun düşlemiş, ama bizimle beraber Ulvi hocanın kadrosu genişleyince Haldun hoca da oyunun kadrosunu genişletti. 1964 senesinde biz o oyunu oynamaya başladık, ben de ilk üç ayını ücretsiz olmak üzere hayatımın ilk profesyonelliğini yaşadım. Bir yıl sonra da Zeki’yi önerdim hocaya, “Daha önce bir çalışmamız oldu, çok sıcak bir arkadaş, uygun görürseniz alalım onu da” diye... Çağırdı Zeki’yi, konuştular ve o da katıldı. Böylece ikili olarak çalışmaya başladık onunla da. 

- Oradaki oyunlar içinde “Hababam Sınıfı” çok ses getirdi değil mi? 

Evet, Beyoğlu’nda tanınır olduk, Zeki’yle gezerken “Bak bizi tanıdı” diye birbirimize dirsek atardık yolda. Biz o havayla kendimizi olduk zannettik ve kendi tiyatromuzu kurmaya kalktık. O sırada da Haldun hoca Genar Tiyatrosu’nda o dönemde 5 günlük bir kabare tiyatrosu denemesi yapmış. Başka topluluklarda oynayan arkadaşlarla ilk bir deneme yapmış, yine “Bu Şehri İstanbul ki” adıyla, ama devam edememiş, çünkü zaten herkesin başka tiyatrosu, başka oyunları var.

Genar Tiyatrosu bünyesinde kendi tiyatromuzu kurduk biz de.Muhtar Kocataş vardı rahmetli, ‘r’leri söyleyemezdi, “Çocuklağ, gelin bakalım” diye konuşurdu, her neyse biz başladık orada, ama biz kendimizi olduk zannerderken yanılmışız, olmamışız. (gülüyor) İlan ettik oyunu, kimse gelmiyor. 13 kişi, 15 kişi, hep böyle. Hadi gelir, hadi açılır, diyoruz, ama yok, açılmıyor da. “Muhtar dedi ki “Çocuklav, bu böyle olmuyoğ”. Ne diyelim, peki hocam dedik, 5 kişilik bir ekip olarak, iki oyunla bir kış turnesi düzenledik.

- Kış turnesi çok yapılan bir şey değil aslında.

Çünkü söylemesi kolaydır ama o zamanın koşullarında, burunlu bir İngiliz arabayla kışın gezmek, felaket yani. Hele Bolu dağında bir kaldık, 17 saatte inebildik aşağıya. Kar felaket, camları kaplıyordu artık, silecekler falan çalışmıyor, gazete kağıdını kıvırıyordum, yakıyordum, yandan kolumuzu uzatıp tutuyorduk, o alevle buz eritiyorduk; şoför önünü görsün diye. Böyle mükemmel bir kış turnesi yaptık, o zamanın parasıyla da 4er bin lira para biriktirdik.

Hem seyirciyle temasımız oldu hem sinema yöneticileriyle temasımız oldu... Bizim için çok iyi bir eğitim oldu. Ve geldik oturduk, dedik ki, hadi bakalım şimdi Haldun Bey’in zamanı. Hocaya gittik, “Hocam işte böyle böyle, kış turnesi yaptık, para da biriktirdik”... Çok bir şey sanıyoruz o parayı da, zaten Zeki yarısını yemiş bile... (gülüyor) Hoca da “Daha önce denediniz olmadı” dedi. “Yine klasik tiyatro yaparsanız çok parlak görmüyorum geleceğinizi, ama ben size başka birteklifte bulunayım, gelin sizle kabare tiyatrosu yapalım” dedi. 

‘HOCAYA İSYAN ETTİM’

- Her şeyin, tüm kariyerinizin şekillendiği teklif bu tabii.

Fakat ilk ben karşı çıktım... Dedim hocam biz hiç bilmiyoruz, adını ilk sizden duyduk. Bizi ikna etti ve 1967 senesinde Devekuşu Kabare Tiyatrosu’nu kurduk. İlk oyunum orada, ilk şöhretim: “Vatan Kurtaran Şaban”. Hoca daha önceki denemesinde Erol Günaydın ile çalışmış, yine Şaban rolüne de onu düşünüyordu. ben de o zamanın cesaretiyle “Ben oynamak istiyorum Şaban’ı” dedim. Şaban biraz Çankırı, Orta Anadolu şivesi falan gerektiriyor, ben de onları bilirim, kulağım yatkındır, dedim “Ben oynarım bunu hocam”. “Oğlum” dedi “çok gençsin sen. Fiziğin bile uymaz bu adama”.

Bir süre direndi hoca, ama ben de onun dediğini kabul etmedim, böyle bir isyanım oldu. Vapurla bir gün Kadıköy’e geçiyoruz, dış tarafta oturuyoruz, dedim “Hocam ben bunu oynamak istiyorum, uygun görmezseniz bilemiyorum beraber olur muyuz” diye böyle bir şeyler saçmaladım. Biraz da gözüm falan doldu, dugusallaştım, hoca da dayanmadı, “Peki sen oyna”dedi. İşte 1967’de o oyunla başlayan macera hiç kesintisiz 1992’ye kadar sürdü.

‘O ZAMANLAR YASAK YOKMUŞ’

- Sizin çok sevilen “Yasaklar” oyununuz 80’li yılları anlatıyordu, ama bugün için de çok geçerli bir mizah var orada. Bugün de sürekli yasaklarla karşı karşıyayız... İki dönemi karşılastırsanız, yani 80‘lerle şimdiki zamanı, ne dersiniz?

O zaman yasak yoktu... Yani adeta... Biz çok gaddar eleştiri yaptık, siyasilere de, sermayeye de... Sağlık sorunlarıyla da uğraştık... Düşene vurmazdık yalnız. 3 buçuk ihtilal gördüm ben. Hepsinde oynadık. Hiç yasak olmadı... 12 Mart döneminde yalnız Genco’yu kapattılar, benim de o zaman 3. Şube’den bir arkadaşım vardı, benim polisle, mafyayla aram iyidir, “Size geliyorlar” diye aradı beni. Öyle deyince biz hemen tatile çıktık, kapıya da ‘Tatil‘ yazdık, kapattık tiyatroyu. O yüzden bizim tiyatromuz hiç kapatılmadı.   

- “Beyoğlu Beyoğlu” oyununuzla ilgili kitapta güzel bir soru var: Acaba bugün sahnelense oyuna neler eklenirdi, diye.

Tabii, çok şey eklenirdi. Bizim oyunda anlattıklarımız o zamanın tiplemeleri, karakterleriydi, mesela travesti yoktu, oligarklar yoktu.. Beyoğlu, Rus devriminden sonra Beyaz Rusların gelişiyle değişti aslında. Hep anlatıldığı gibi boyasız ayakkabıyla, ütüsüz pantolonla çıkılan bir yer değildi tabii ama özen gösterirdi insanlar. Biz o oyunda yozlaşan Beyoğlu’nu anlattık. Ama baktığınızda pek de bir şey değişmedi Türkiye’de.

Neredeyse her şey aynı, sosyal demokratlar aynı, İstanbul kültürü aynı, Anadolu kültürü aynı, sıkıntılar aynı, siyasi otoriteler aynı... Yani 38’de Atatürk’ün rahmetli olmasıyla beraber bir devir kapandı, ondan sonra alacakaranlıkta biz kendimiz idare etmeden devletimizi, milletimizi, yönetilerek buraya kadar geldik. Belki biraz da biz de öngörü sahibiydik, öyle bir pay çıkarmak da mümkün ama esas olan, ülke gelişmedi.

- Siz tıbba da çok meraklısınız değil mi?

Evet, tıbba özel ilgim var, çok okudum, çok çalıştım. Bir de ailede çok hastam vardı benim, çok şehit verdim. Hastalıklarının hepsiyle ilgili alimi oldum.Doktor arkadaşım da çoktur... Ama gençliğimden beri insan beynine takıntılıyımdır. Giderek de daha iyi şeyler öğreniyorum, çünkü artık beyne girmeye başladık, görüntüleme yapmaya başladık, hangi duygu karşısında neresi aktive oluyor, biliyoruz.

Bizim oyuncu olarak seyirciyi neden etkilediğimizi bile anlamış bulunuyorum. Hani aura dediğimiz birşey var ya, o esasında beynin beta dalgalarıyla yaptığı yayındır. O hertz sizi mimik olarak da, beden dili olarak da o yayını yaparsanız karşınızda sizi izleyenin aynı merkezleri aktive olur. O rezonanasın uyuşmasıyla bir benzeşme olur, özdeşleşme olur, hem de güzel şeyleri beraber büyütürsünüz, o sizi sever, alkışlar. 

- Oyunculuk meselesine bilimsel bir yaklaşım bu.

Ben buna yeni vardım. Son okuduğum birkaç kitaptan bunu çıkarınca, demek ki buymuş dedim. Demek ki aurası var lafı doğruymuş. Bir de komiki-şehir vardır, yani İsmail Dümbüllü parmağını oynatsa gülerdik.    

‘ŞİŞMANLAYINCA HAMLET’TEN VAZGEÇTİM’

- Şunu da merak ediyorum aslında, mesela her genç oyuncu Hamlet oynamak ister...Sizin de var mıydı hayalinizde oynamak istediğiniz ama oynayamadığınız roller?

Tam yerinden söyledin, Hamlet oynamak isterdim. Sonra biraz şişmanladım; şişmanlayınca şişman Hamlet olmaz diye bir şeye kapıldım. Halbuki şişman Hamlet varmış. Tüm dünyada oynamış. Kadın da olmuş Hamlet, hatta bizde de Nur Sabuncu oynadı rahmetli. Çok beğenirdim Shakespeare’i, ama oynayamadım. Sonra mesela Kuyucaklı Yusuf’u oynamayı da çok isterdim. Çok da güzel bir hikâyedir, çok sarsan, vurucu bir finali vardır. Sonra “Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz” için bir teklif geldi bana, ben de sorum Zeki’ye yapayım mı diye... “Yok lan biz ikiliyiz, yalnız gitme” dedi, “Peki annem” dedik... Sonra Mehmet Keskinoğlu oynadı onu.

- Bu arada kitapta Cumhuriyet gazetesinden çok fazla alıntı var...

Ben iyi bir Cumhuriyet okuyucusuyumdur. Yani herhalde 70-75 sene oldu. Babam Tercüman alırdı, ben Cumhuriyet alırdım. 

“CİCİ DEMOKRASİYE RAZIYIZ”

- Şunu sorayım, demokrasi bizim için çok mu hayal?

Evet. Demokrasiyi bize ilk eşitlik diye öğrettiler. Öyle olmadığını analdık, eşitlik diye bir şey yokmuş. insanlar eşit değiller ama azınlığın haklarının gözetildiği sistem demokrasidir dediler. O da olmadı. Sonra çoğunluğun karşısında azınlığın haklarının gözetildiği kurum ve kuralların olduğu bir tarif yaptılar... O da olmadı. Şimdi son vardığımız tarif esasında, patolojisi yoksa insan kitlesinin, özgür iradeleriyle geleceğini tayin ettikleri rejimin adı demokrasidir.

Burada o ‘Patolojisi yoksa’ bir, bir de baskı unsuru, mahalle baskısı, din baskısı gibi şeyler yoksa, özgür iradeyle geleceğini tayin edebiliyorsa onun adı demokrasidir. Bir de demokrasi birbiriyle aynı düşünen insanların vardığı bir sonuç değildir.   Tam tersi, birbirinin zıddı düşünen, aykırı düşünen ama şiddet unsuru olmaksızın birlikte yaşamayı beceren bir toplumun adıdır demokrasi. Bugün buraya varmak benim görüşüme göre pek olası değil. Cici demokrasiye razıyız. Yani parlamento olsun, milletin egemenlik hakkı oraya, o bağlamda yansısın... 

- Atatürk’ün vurgusu da böyle...

Tarihçi Zafer Toprak hocamız bir araştırma yapmış, Çankaya kütüphanesine girmiş ve Atatürk’ün hangi kitapları okuduğuna bakmış. Kendisinin deyişiyle adeta bir arkeolojik araştırma yapmış. Orada Jean Jacques Rousseau’nun “İçtimai Mukavele” kitabında ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir, bir şahsa, bir aileye, bir gruba devredilemez” dediği yerin yanına Mustafa Kemal el yazısıyla ‘Burası çok önemli” yazmış.

Ve Amasya tamiminin de ilk maddesinde de bu vardır. Atatürk millete vermiştir egemenlik hakkını. Ondan üçer aylık yetki alarak götürdü... 1919’a kadar ciddi bir askerdir. Müthiş bir komutan Atatürk, Napolyon hayranı biraz, onu çok seviyor. Ama işte Waterloo’yu da biliyor, Uhud Savaşı’nı da biliyor, harp sanatına hakim... Ama Atatürk değil bu, Atatürk’ün bir kısmı. Atatürk ondan sonra ciddi bir devlet adamı. Ondan sonraki dönemde de devrimlerde oluşturmak istediği toplumlara mal etmek için geçen hayatı var. 57 seneye tüm bunları sığdırmak müthiş bir şey. 

- 10 yıl daha yaşasa neler yapardı kimbilir...?   

Hep onu söylüyoruz ama hastalandı...11 defa sıtma oldu bir kere. Bırakın sıtmayı, onun tedavisinde kullanılan kininin zararını düşünün... hani alkolden siroz oldu derler ya, kininden olabilir aslında. ikisi ciddi, dört defa kalp krizi geçirdi. Kendini çok yordu, çok yıprattı ama beyni müthiş tazeydi,hiç bitmedi... Hatta ölüm döşeğinde bile kime selamın aleyküm dedi bilmiyoruz, Azrail mi geldi, Cebrail mi geldi...?

- Peki gelecek sene seçim var mesela, bununla ilgili bir ümidiniz var mı?

Muhalefet çok büyük hata yapmazsa, siyasi tarihe baktığımızda ekonomik sıkıntılar iktidarlar için çok hoş değildir. Ama son zamanlarda altılı masanıN yetersiz kaldığını görüyorum, çok güzel toplandılar, yuvarlak masa, herkes eşit falan, sadece işte güçlendirilmiş parlamenter sistemde birliktelik olduğu anlaşıldı. Ama dış politikayı ne yapacaksınız, ekonomiyi nasıl düzelteceksiniz, tarımı nasıl canlandıracaksınız... Sihirli çubukla dokunmuş gibi düzelmez ki bunlar. Çok ciddi plan program yapılması lazım. Yani Mustafa Kemal 29 sanayi buhranını nasıl atlattı, ona bir bakın bakalım.

Askerliğinden sonraki dönemde 16 yıla neleri sığdırmış ona bir bakın. 16 senede iki tane iktisat kongresi, sürekli 4.7 kalkınma hızı, iki tane denk bütçe, iktisadi teşekküllerin kurulması, şeker fabrikalarının kurulması, bankaların kurulması, müthiş bir şey... 1923‘ten 16 sene alın, şimdi de bugünden 16 sene alın, karşılaştırın bakalım  ne çıkıyor? İşte altılı bunu masa bunu alıp, bunu uygulamayı vaz ederse, çok çabuk olmaz ama düzelebilir. Öyle bir ümit her zaman var. Ama sayın Cumhurbaşkanı da iyi bir pragmatist, iyi bir zamanlamacı kendine göre, duruma göre kendinden ödün verebiliyor, çabuk değişebiliiyor, dönebiliyor... Burada da seçime giderken eğer yapılan araştırmalarda seçilemeyeceğini görürse seçime gitmez diye düşünüyorum. 

- Tamamen iptal mi eder diyorsunuz?

Tamamen iptal etme hakkı yok ama 6 ay erteleme hakkı var Cumhurbaşkanı olarak ama ondan sonra da meclisin bu 6 ayları uzatma hakkı var. Mecliste de çoğunluğu olduğu için isterse bunu yapabilir. Çünkü bu yüksek enflasyonun dönüşü pek kolay değil. Üretmezsen pahalılık kaçınılmaz, bolluk olacak, talep karşılanacak, artısı olacak ki rekabetle fiyat düşecek. En basit iktisat kuralı. Ama siyasi otorite kendi ideolojisini yerleştirmek için tarımı harcadı, sanayiyi harcadı, gelişimi harcadı... O yüzden bu hale geldik.  Yazıktır ya...