Adı ‘Barış’ olan bir nostalji…

16 Mayıs 2016 Pazartesi

10 Mayıs Salı günü öğleden sonra,Üsküdar’daki Ermeni Lisesi’nin konuğu oldum. Okul Müdürü Sayın Armen Saruhanyan ile okulun öğretmenlerinden değerli dostum Zübeyde D. Dizdar’ın nazik davetleri ile gerçekleşen bu buluşmada, öğrencilerle birlikte Franz Kafka’nın ülkemizde 52. basımı yapılan “Dönüşüm” adlı kitabını tartıştık.
Günümüzde gerçekleşen bu buluşma, okula egemen olan çok özel bir atmosfer nedeniyle beni yıllar öncesine, Moda’nın o zamanlarki yoğun kozmopolit ortamında geçen çocukluk ve ilkgençlik yıllarına geri döndürdü. Aldığım bilgilere göre bir zamanlar -benim andığım zamanlarımda-dört yüz, beş yüz öğrenciyi barındıran okulun bugünkü öğrenci sayısı yüzün altındaydı. Ve son derece bakımlı olan bu eğitim kurumu, artık öğrencilere büyük geliyordu.

Yitirilmiş bir zamanın yolculuğuna çıkmak…
Sanırım bu büyük gelme izlenimi, yıllar öncesine, kendi geçmişimin çok değerli bir dönemine farkına bile varmadan çıktığım yolculuğun birincil nedeni oldu. Sanki okulun artık şimdiki öğrencilerine fazla büyük mekânları, artık çoktandır geçmişin sisleri arasında yitip gitmiş -ama kendiliğinden değil; bence bizim bilerek ve adeta hoyratça bir tutumla isteyerek yitirdiğimiz- bir kültürün anılarıyla doluydu.
Biraz yukarıda atıfta bulunduğum çocukluk ve ilk gençlik yılları, türlü etnik kökenlerden gelme biz’lerle dolu geçen yıllardı. Kalabalıktık, birlikteydik, sanki daha doğduğumuz gün hep birlikte yaşamanın barış andını içmiştik ve bu yüzden de o yıllar boyunca adlarımızın farklılığının nereden kaynaklandığını sorgulamak, hiçbirimizin bir kez olsun aklının kenarından bile geçmemişti.
Geçemezdi de. Çünkü, dediğim gibi, çok kalabalıktık ve bir gün gelip uçsuz bucaksız bir tenhalığa dönüşebileceğini rüyalarımızda görsek inanmazdık. Kozmopolit kültür, birden çok ve birbirinden farklı kaynaklardan beslenen bir kültür anlamına gelir. Bu anlamdaki bir çok kültürlülük, anlamı bağlamında sadece birden çok kültürün yan yanalığı demek değildir. Uzun bir yan yanalık durumuna rağmen kendimizi zamanla sanki aramızda aşılmaz uzaklıklar varmış yanılsamasının tuzaklarından koruyamayıp yapay uzaklıklar yaratmak peşinde olan yaratıklara dönüşmemiz de değildir.

Kalemim, Selim İleri’nin kalemi olsun isterdim…
Çok kültürlülüğü sadece bir yan yanalık durumu olmaktan çıkartıp asıl özüne dönüştürmek, biliyorum, bir uygarlık işidir.
Bir toplumun gerçek anlamdaki uygarlık ölçütlerinden biri de, geçmiş zamanı kapıları bir daha açılmayacak sandık odalarına kilitlemek değil, içinden bugünlerimizi zenginleştiren değerlerini süzerek sonraki kuşakların mayasına katmaktır.
Biliyorum, kalemime ne kadar yüklensem, artık öğrencilerine büyük gelen sınıfların geride bıraktığı boşlukları ve yol açtığı tenhalaşmaları kadim dostum Selim İleri gibi yazamam. Çünkü bu bağlamda kalemimin gücü, onun kaleminin çok gerisinde. Çünkü Selim İleri, bir zamanların İstanbul kültürünü olduğu gibi eşsiz bir Türkçenin düzyazı şiirlerine dönüştürebilen eşsiz şairlerindendir.
Yıllar önce bir akşamüstü, Eminönü’nden Yedikule’ye doğru sahil yolundan yaptığımız bir yürüyüş sırasında, artık içlerini çoktandır sarmaşıkların bürüdüğü terk edilmiş kiliselerin hikâyelerini onun ağzından dinlemiştim. Yukarıda sözünü ettiğim tenhalaşmanın acısını kim bilir kaçıncı kez ta içimde duyarak!


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları