Doksanıncı yılında ‘yanlış okunan’ cumhuriyet (2)

21 Mart 2016 Pazartesi

Yazımın geçen haftaki ilk bölümünde, on yıldan fazla bir süredir artık “yanlış” okunmakta olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun kısa bir tarihçesini vermiş, bölümü Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışıyla noktalamıştım.
Savaştan sonra Osmanlı Hükümeti ile savaşın galipleri arasında imzalanan Sevr Antlaşması, fiilen tarihe karışmış olan Osmanlı İmparatorluğu’nun son fotoğrafını yansıtan ve yazgısını belirleyen belgenin adıdır.
29 Ekim 1923’te Mustafa Kemal tarafından kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus-devlet niteliği ise Anadolu’da kurulması zorunlu hale gelmiş yeni oluşumun
o günkü dünyada varlığını sürdürebilmesinin tek koşuludur. Egemenliğin hanedandan alınıp halka verilmesi, eski cemaatin yerine laik bir toplumun inşasına girişilmesi, daha Milli Mücadele bitmeden önce kurulacak yeni devletin iktisat ve eğitim politikalarının saptanması, sözü edilen koşulun uzantıları ve gerekleridir.
Sonuç olarak 29 Ekim 1923 tarihinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti, tam bağımsızlığının temellerini ancak 20. yüzyıla uygun modernleşme/her bakımdan çağı yakalama hamleleri ile atabilecek bir devletin adıdır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin burada ancak başlıca çizgileri ile tasvir edilebilecek öyküsü ve serüveni, işte bu süreçtir. 23 Nisan 1920’den, yani Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışından 29 Ekim 1923’e kadarki süreç ise Milli Mücadele’yi de içeren “kurtuluş” dönemidir. Ondan sonrası, 1938’e, yani Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümüne kadarki “kuruluş” aşamasıdır.

Yanlış okumanın temellerinin atılması
Tarihte her dönem, eleştiriye ve değerlendirmeye açıktır; ama dönemleri kendi kuruluş koşulları ile doğru okumak koşuluyla! Buna karşılık, tıpkı ülkemizde olduğu gibi, yeni kurulan Cumhuriyet’i, onun kurucularının devletin ayakta kalabilmesi ve çağdaşlaşabilmesi için aldıkları tüm önlemleri, oluşturdukları bütün kurumları zamanla görmezlikten gelerek ve tasfiye edercesine değerlendirmenin nesnel-tarihsel bir bakış açısıyla hiçbir ilgisi yoktur.
29 Ekim 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ni kurucusunun ölümünden sonra gerektiği gibi ayakta tutabilme becerisini gösteremeyenlerin, bütünüyle yanlış okuyanların kurtuluşu ve çareyi “İkinci Cumhuriyet” masalında aramaları, aslında bir “kendi aczini itiraf” halinden başka bir şey değildir.
Köy Enstitüleri kapatılmasaydı, laiklik ilkesi, elbet bağnazca bir tutumla değil fakat modern-çağdaş içeriği ile ve kararlılıkla kökleştirilebilseydi, “Birinci Cumhuriyet” acaba nerede olurdu? Bunun hesabını vermeden çıkar yolu bir “İkinci Cumhuriyet”te aramak, ancak “yetmez ama evet”çilerden ya da “akil” kişilerden beklenebilecek bir gaflettir.

‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ ilkesinden canlı bombalar cehennemine…
Mustafa Kemal’in yeni Türkiye Cumhuriyeti için öngördüğü, İsmet İnönü’nün de 1950’de, Demokrat Parti iktidarının başına kadar izlediği “Türkiye Cumhuriyeti olarak çağdaş uygarlık düzeyine erişme” hedefinin Demokrat Parti tarafından “Küçük Amerika” olabilmek gibi olanaksız bir ideal(!) ile yozlaştırılması, Cumhuriyet’in “yanlış okunmaya başlandığı” noktayı da belirler.
O günden bugüne, başka deyişle bütün dünyaya parmak ısırtan bir bağımsızlık savaşından Ortadoğu’daki hemen bütün mezhep kökenli savaşların göbeğine uzanan yol ne yazık ki, ama öte yandan da “eşyanın tabiatı” gereği inanılmaz bir hızla aşılmıştır!


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları