Seslerimiz hâlâ insan sesi mi?

21 Aralık 2015 Pazartesi

Nicedir “çoksesli” bir ülkeyiz. Ama bu seslerin çoğu artık gündelik hayatın akışından yansıyan, duyanlara “bir yerlerde yaşayanlar var, ne güzel!” dedirten sesler değil.
Daha çok, ölümleri çağrıştıran sesler.
Patlamalar çok. Güneydoğu’da, sınır ötesinden içerilere, mezralardan büyükkentlere kadar yayılan patlamalar. Büyükkentlerin alanlarındaki toplantıların ortasından gelen patlamalar ve çığlıklar. Kapalı ve açık mekânlarda tecavüz edilen ve öldürülmekte olan kadınların duyulan ve duyulmayan haykırışları. Umuda yolculuklara çıkmışken gelecekleri dalgalara karışarak yitip giden her yaştan insanların boğulurkenki hırıltıları. Ve sonra fişek sesleri. Geceleri düğünlerde veya -yılbaşı gibi- şenliklerde kullanılan, düzmece mutlulukların göstergesi olan havai fişekler. Gündüz vakitlerinde ise her türlü namludan çıkma, ölümü getiren fişekler.

Peki, ya ‘hayatın’ sesleri?
Evet, hayatın müjdecisi olan sesler çoğunlukla yitip gitti artık. Bu ülkede yaşayanların sesi insan sesi olmaktan çıktığından, çıkarıldığından beri.
Avusturyalı şair ve yazar İngeborg Bachmann’ın “Ağustosböcekleri” (“Die Zikaden”) adlı radyo oyunu, bir adanın tasviri ile başlar. Tuhaf bir adadır aslında burası. Hep birileri gelir, ama gelenlerle birlikte ortalık sanki daha bir tenhalaşır. “Ağustosböcekleri” diye anılanlar, insandır aslında. Fakat insanca yaşamayı, insanı ancak sevmenin, sevebilmenin, hemcinslerinden ancak hiçbir ayrımcılığın tuzağına düşmeden sorumlu olabilmenin insan kılabileceğini çoktan unutmuş yaratıklara dönüşmüşlerdir. Yaşamanın hiç ayrım yapmaksızın her insandan sorumlu olmak anlamına geldiğini görmezlikten gelip sevmeye son vermişler ve hiçbir insanca duyguya seslenmeyen şarkılarla oyalanmaya koyulmuşlardır.
Bachmann’ın oyunundaki ada, insanların bugünkü dünyasıdır. Yaşadıklarının sorumluluğunu üstlenebilme, sürünün içersinde rengini belli edebilme yürekliliğini gösterebilenlerin gittikçe aradığı, birbirlerinin yanından geçip gitmekle yetinenlerin bunu birlikte yaşama sandıkları, sevgiden bütünüyle yoksun bir dünya.

Lanetlenmiş ağustosböcekleri
Oyun, şu itirafla noktalanır: “…ve korkuyla birbirimize baktık. Çünkü ağustosböcekleri de bir zamanlar insandı. Hep şarkı söyleyebilmek için … sevmeye son verdiler. Şarkılara kaçışları sırasında gittikçe kuruyup küçüldüler; şimdi ise özlemleriyle yitik, özlemleriyle büyülenmiş olarak şarkılar söylüyorlar – ama aynı zamanda da lanetlenmiş olarak, sesleri insan sesi olmaktan çıktığı için…
Peki ya bizler, bu iklimlerde yaşayanlar, merak ediyor muyuz hiç sesimiz insan sesi olmaktan çıktı mı diye? Yoksa bizlere de günün birinde Angelopoulos’un o unutulmaz filminin (“Sonsuzluk ve Bir Gün”) sonundaki soruyu sormaktan başka yapabilecek bir şey kalmayacak mı: “Anne, söylesene biz sevmeyi ne zaman unuttuk?” 


Yazarın Son Yazıları

Bir tiyatro açmak… 3 Nisan 2017