Alev Coşkun

Kâbil Havaalanı’ndaki ısrar neden?

05 Eylül 2021 Pazar

Geçen hafta siyasal yaşamımızı en çok işgal eden konu, Afganistan’daki gelişmelerdi.

Afganistan’ın iç savaşında 20 yıldır “müdahil” olarak bulunan ABD, Afganistan’dan ayrıldı.

ABD, arkasında tam anlamıyla bir enkaz bırakarak Afganistan’dan çekildi. Sadece Kâbil Havaalanı’nın gazete ve televizyonlardaki görüntüleri bile işgalci gücün ülkeyi ne hale getirdiğini anlatmaya yeterlidir. 

AKP iktidarı, Kâbil Havaalanı’nı işletmek için isteklerini her platformda belirtiyor. Son günlerde bu konuya Katar da katıldı.

Türkiye’nin, 2500 km uzaklıkta olan  Afganistan’ın Kâbil Havaalanı’nı ısrarla işletmek istemesinde ne gibi bir milli çıkarı vardır? Bu soru doğal olarak soruluyor.

Dünya uyuşturucu ticaretinin çok önemli bir bölümünün kaynağı olan Afganistan ve bu ticaretin önemli iletişim merkezlerinden biri olan Kâbil Havaalanı, Türkiye için bu derece önemli mi?

“Bu ısrarın nedeni nedir” sorusu, kuşkusuz insanların kafasında bir soru işareti olarak asılı kalmaktadır.

Atatürk’ün önemi ve değeri

Afganistan’da Taliban’ın şeriata dayalı politikası, özellikle çağdaş yaşama, kadına hatta kız çocuklarına karşı zalim hareketleri bütün dünyanın gözünün bir kez daha açılmasına neden oldu.

Şeriat kurallarının uygulanması ve bağnaz tutumlar Atatürk’ün Aydınlanma Devrimleri’nin önemini bir kez daha ortaya koydu.  Bu durum sadece Atatürkçüleri değil Türk toplumunun çok büyük bir kesimini yeniden düşünmeye yönlendirdi. 

Hatta bir zamanlar Atatürk’e çatmak, onu eleştirmek için yanıp tutuşan İkinci Cumhuriyetçiler bile Atatürk’e sarılmaya, Atatürk’ü övmeye, onun ideallerinin önemini ortaya koymaya başladılar. 

Bu kabulleniş yeterli değildir. Önce Mustafa Kemal’i, sonra antiemperyalist Gazi Mustafa Kemal’i sonra da Aydınlanma Devrimcisi Atatürk’ü özümsemek gerekir. Aslında bugünün temel görevi budur.

BAYRAKTAR’A NE OLDU?

17-25 Aralık 2013, Cumhuriyet döneminin en somut yolsuzluk olayının tarihidir. Para sayım makineleri, ayakkabı kutularına ve çikolata kutularına doldurulmuş Dolar ve Eurolar, bir bakanın oğlunun evinde yakalandı. Görüntüler ve fotoğraflar televizyon ve gazetelerde yayımlandı, tarihe geçti.

Konu üç bakanla ilgiliydi. İçişleri Bakanı Muammer Güler, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, AB Bakanı Egemen Bağış... Bunlara Çevre Bakanı Erdoğan Bayraktar da dahil edilmişti. 

Bu derece açık konu, TBMM tarafından kurulan ve çoğunlukla AKP’li üyelerden oluşan yolsuzluk ve rüşvet iddialarını soruşturma komisyonuna gönderildi. 

İlk üç bakanın durumları ortalığa saçılırken, bu iddialarla hedefe konulan Çevre Bakanı Bayraktar isyan etmiş ve şunları söylemişti: 

“Ne yaptıysam Başbakan Erdoğan’ın talimatıyla yaptım. Benim istifam isteniyorsa o da istifa etsin.”

Bu açıklama tüm medyada kuşkusuz büyük sarsıntı yaratmıştı. Çünkü Bayraktar, “Yolsuzluk varsa Başbakan’la birlikte ikimiz yaptık” diyordu. 

Ancak birkaç gün geçti Bayraktar-Erdoğan görüşmesi gerçekleşti. Sonunda 180 derece dönüş yapan Bayraktar, “Maksadımı aşan bir şekilde istifa kelimesini kullandım. Bu ifademden dolayı liderimden özür diliyorum” demişti.

Sözü edilen bakanlar, kurulan komisyon tarafından yüce divana gönderilme noktasına gelince, yukarıdan “müdahale” oldu. Bakanlar Yüce Divan’a gitmekten kurtuldular.

O sırada TBMM Başkanı olan eski Adalet Bakanı Cemil Çiçek, bu bakanların muhakkak Yüce Divan’a gönderilerek yargılanmaları gerektiğini belirten açıklamalar yaptı. Bu durum ve açıklamalar tüm ayrıntılarıyla son hafta içinde basında yeniden yer aldığı için üzerinde durmuyoruz.

Ancak önemli bir nokta var. Erdoğan Bayraktar, yedi yıl aradan sonra bu konuyu yeniden gündeme getirerek geçen hafta şunları söyledi:

“Dosyamda ne varsa hem tapeler hem teknik takip, doğrudur. Hem de benim telefon konuşmalarım A’dan Z’ye kadar doğrudur (...). Reis, Sayın Cumhurbaşkanım, beni hırsızların çuvalının içine koydu ve attı.”

Aslında yedi yıl aradan sonra Bayraktar’ın bu açıklaması 17-25 Aralık olayları hakkında bir suç duyurusudur. Açıkçası bu, bir itiraftır.

Buradaki önemli soru şudur: Ne oldu da yedi yıl aradan sonra Erdoğan Bayraktar bu defteri yeniden açtı? Bunun arka planında ne var? Ancak Erdoğan Bayraktar şaşırtmadı. Birkaç gün sonra yeniden U dönüşü yaptı ve şunları söyledi: “... Dosyanın ne kadar boş olduğunu herkes bilir. Bu boş dosyaya bakarak siyaset yapanlar zalimdir.”

Bayraktar 7 yıl sonra bunları neden yeniden gündeme getiriyor?

Dosya boşsa, yedi yıl sonra “Reis beni hırsız çuvalına attı” diyen Bayraktar, siyaset mi yapıyor, Cumhurbaşkanı’na “Beni unutma” diye işaret mi veriyor yoksa zalimlik mi yapıyor?

YARGITAY AÇILIŞI VE LAİKLİK

Adli yılın açılış töreni, beş yıl aradan sonra Yargıtay’ın yeni binasında yapıldı.

Bu açılış töreninde, laik bir devlete yakışmayan, ancak AKP iktidarının tam bir zihinsel simgesi yeniden ortaya çıktı.

Diyanet İşleri Başkanı bu açılışta resmen yer aldı. Yeni binanın ve Adalet Yılı’nın açılışının Arapça dualarla yapılmasını sağladı. 

Yargıtay Başkanlığı cüppesiyle törene katılan Yargıtay Başkanı Mehmet Akarca da dualara ellerini havaya kaldırarak katıldı. Tablo şudur: En yüksek mahkeme Yargıtay, laik hukuk sistemi, evrensel hukuk ve şeriata dayalı dualar... Bu durum tek kelime ile laik hukuk sistemine yapılan bir darbedir.

Zaten Diyanet İşleri Başkanlığı, devlet protokolünde 52. sıradan 12. sıraya geçirilmiş ve Genelkurmay Başkanı’nın önüne konulmuştur.

Tüm bunlar partili cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gençliğinden beri kendisine hedef olarak seçtiği bir tabloyu ortaya koyuyor. 

Ancak AKP iktidarı bilmelidir ki izlenen bu yol yanlıştır. Türk halkı laiklik ilkesinin bu derece zedelenmesine izin vermeyecektir. AKP ilk seçimde iktidardan gidecektir.

FİLENİN SULTANLARI

Kadın Voleybol takımımız son iki aydır harikalar yaratıyor.

Tokyo Olimpiyatları’nda önde gelen rakiplerini teker teker yendi...

Avrupa Voleybol Şampiyonası’nda en güçlü rakiplerini devirdi...

Filenin Sultanları’nın bu başarısı aslında Atatürk Devrimleri’nin başarısıdır. Çünkü bu genç kadınlar, Atatürk’ün Aydınlanma Devrimleri’nin ürünüdür. 

Şöyle etrafımıza bakalım, hangi Ortadoğu ülkesinde böylesi çağdaş ve başarılı bir voleybol takımı vardır?

EKONOMİDE YAPAY BÜYÜME

Türkiye İstatistik Kurumu, son büyüme oranlarını açıkladı. Nisan-mayıs-haziran aylarında, geçen yılın aynı dönemine oranla yüzde 21.7 büyüme olduğu belirtiliyor.

Bu büyüme emekçilere ve çalışanlara yansımayan, yapay bir büyümedir. Ekonomik durumu şöyle açıklayabiliriz: Dış açık ve dış borçlanma sürüyor. İç ve dış borç sürekli artıyor. Ülke ekonomisi sürekli fakirleşiyor. Yüzde 21.7 büyüme içinde çalışanların aldığı pay yüzde 37’den yüzde 33’e düşmüş. Dar gelirliler, emekçiler ve çalışanlar giderek fakirleşmiş. Refah artışı dar gelirlilere değil zenginlere yarıyor. Buna “zehirli büyüme” adı verilmektedir. 

Yüzde 21.7 büyümeden işgücü ve emekçiler bir refah artışı sağlayamamışlardır. 

Enflasyon yükseliyor, gerçek enflasyon yüzde 30’lara ulaştı. Türk Lirası’nın değeri giderek düşüyor. Pazardaki fiyatlar her gün yükseliyor. Büyük kitle ekonomik sıkıntı içindedir. Bunun sonuçları da ilk seçimde görülecektir.

AKP ERİYOR VE 2022’DE SEÇİM

Cumhur İttifakı, seçim barajını yüzde 10’dan yüzde 7’ye düşürdüğünü resmen açıkladı. Seçim barajıyla oynama başladığı zaman, bunun anlamı erken seçim geliyor demektir.

Ekonominin giderek zayıflaması büyük kitlelerin enflasyondan etkilenmeleri karşısında Cumhur İttifakı en geç 2022’de seçimlere gidecektir. Ancak önemli bir durum var. Birçok araştırma şirketi, her ay seçim anketleri yayımlamaktadır. Ağustos ayı anketleri AKP için alarm zilleri çaldığını gösteriyor. 

“Türkiye’nin Nabzı” araştırmasının 28 ilde yapılan anket sonuçlarına göre AKP’ye oy verenlerin oranı yüzde 25 düzeyine düştü. Geçen ay bu oran yüzde 29’du. AKP’nin oyları bir ayda yüzde 4 erimiş oluyor. Yüzde 25 düzeyi AKP’nin kuruluşundan bugüne kadar gördüğü en düşük orandır ve AKP büyük bir erime içindedir.

Kuşkusuz bu durum Beştepe Sarayı’nı açık bir biçimde etkilemektedir. Ve 2022’de genel seçimleri zorunlu kılmaktadır.


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Yönetemeyen demokrasi 17 Ekim 2021
Ekonomi sarsıntıda 26 Eylül 2021