Hâkimlerle Uğraşmak Yanlış

11 Ekim 2013 Cuma
Balyoz davası ile ilgili olarak Yargıtay
9. Ceza Dairesi’nin kararı, tıpkı “özel
yetkili” Silivri Mahkemesi’nin kararı gibi,
kamuoyunun çok önemli bölümünün olduğu
kadar benim de vicdanımı sızlattı.
Eğer bir yargı kararı kamuoyunun
vicdanını rencide ediyor, çok ciddi soru
işaretlerini yanıtsız bırakıyorsa orada adil
yargıdan söz etmek mümkün değildir.
Hatta demokrasinin tüm kurumlarının
ismen varmış gibi göründüğü ama aslında
fiilen hiçbir anlam ifade etmediği “mış gibi
demokrasileri”nde, yargı kararları tam bir
zulüm aracı oluşturabilmektedirler.
Bir avukat olan ve haberleri büyük bir
titizlikle izleyen Mine Sirmen önceki
gün Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin Balyoz
kararları ile ilgili haberler verilirken, sinirli bir
zappingle haber kanalından film kanalına
yatay geçiş yaptı.
- Ne o, sen hiç haber atlamazdın,
dediğimde ise yanıtı çok çarpıcıydı:
- İleri sürülen gerekçeler tahammülümü
zorluyor, isyan ediyorum.
Hemen belirteyim, Mine Sirmen bir avukat
ve tutuklu eşi olarak, 12 Mart ve 12 Eylül
dönemlerinde yaşamının dört yılını askeri
mahkeme salonlarında ve askeri cezaevleri
görüşme odalarında geçirmiş, anlatacak
çok, askeri zulüm öyküsü olan bir kişidir.
***
Eğer cunta dönemleri mağduru bir
hukukçu eş, cunta iddiasıyla yargılananların
hakkındaki yargı kararlarından çok ciddi
biçimde rencide oluyorsa, bunun üzerinde
durup düşünmek gerek.
Mine Sirmen’in tepkisine neden olan,
yargılananların kişilikleri değildi.
O haklarında mahkûmiyet kararı verilen
kişilerin komutan olmalarından da rahatsız
değildi.
Ama sanıyorum, bir zamanlar askeri
cuntaların yargılattığı bir kocanın eşi olan o
avukat, şimdi komutan eşlerinin, kendisinin
geçmişte içinde bulunduğu kurban
durumunda olduklarını görüyor ve bir insan
olarak muazzep oluyordu.
Bir hukukçu olarak, hukukun bir intikam
aracı değil, kim için olursa olsun bir hak
arama sığınağı olması gerektiğini düşünüyor
ve içtenlikle rahatsız oluyordu.
Nihayet bir demokrat olarak,
demokrasinin güçlünün hukuku haline gelip,
bir zulüm makinesine dönüşmesi halinde
ezilenin sivil ya da asker olmasının önem
taşımadığını düşünüp üzülüyor, vatandaş
olarak da geleceği için korkuyordu.
Benim de Balyoz davasından azap
çekmemin nedeni, haklarında mahkûmiyet
kararı verilenlerin kimlikleri değildi.
Ama kararın delillerinin oluşturulması,
incelenmesi, tartışılması ve hükmün
oluşturulması sırasındaki büyük hukuk
gaflarıydı.
***
Mine Sirmen, kararı dinlerken bir ara
dayanamayıp sordu:
- Kim bu hâkimler acaba? Gazetecilik
bunları ortaya çıkarmak şimdi.
Bu görüşüne katılmadım.
- Hâkimlerle uğraşmak yanlış, dedim.
Gerçekten de öyleydi.
Gerçi, Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin özel
olarak oluşturulduğu yönünde çok ciddi
ve deneyimli hukukçulardan aldığımız
duyumlar vardı.
Ama buna karşılık, dünkü köşesinde
bu yargıçları savunan, eski kararlarına
atıfta bulunan, hepsinin deneyimli, değerli
olduklarını, yıllardır Yargıtay’da görev
yaptıklarını söyleyen Taha Akyol gibi
kişiler de vardı. Taha Akyol da hâkimlerle
uğraşmanın yanlış olduğunu söylüyordu.
Söylüyordu söylemesine ama aynı yazıda
söylediği yanlışa düşüyordu.
Çünkü esas mesele bu hâkimlerin
kişilikleri değil, oraya geliş biçimleriydi.
Bu beş yargıçtan dördü, oraya 12 Eylül
2010 referandumunun ertesinde özel olarak
oluşturulan HSYK’nin, 5 bin 900 aday
içinden 6 gün içinde, her bir dosyaya 31
saniye ayıracak kadar yüzeysel bir inceleme
neticesinde, kendi arkadaşları arasından
atadıkları kişiler değiller miydi?
Bu durumda yargı bağımsızlığından,
etkin ve bağımsız bir yargı denetiminin
varlığından söz edebilmek mümkün mü?
Bundan sonra bu davanın gidebileceği
tek ciddi yargı mercii AİHM’de ne olacak
bakalım?


Yazarın Son Yazıları

Devlet koruması 16 Ekim 2020
Düzenin özü 9 Ekim 2020
Tarikat - Diyanet 18 Eylül 2020
Yine idam 8 Eylül 2020
Dikiş tutmuyor 4 Eylül 2020