Sorunun özü

13 Ekim 2015 Salı

Zaferler, büyük başarılar kadar felaketler, büyük kayıplar da ulusları, toplumları birbirine kenetleyici, birleştirici rol oynarlar.
Sübjektivist ulus kavramının kuramcılarından Ernest Renan, ünlü 11 Mart 1882 Sorbonne konferansında bu gerçeği vurguluyor ve sonra da konuşmasının bir yerinde şunları söylüyordu:
Görülüyor ki, günümüzde İtalya’da her bozgun işlerin daha düzelmesine yardım ederken Türkiye’de (Osmanlı’yı kastediyor) her zafer Türkiye’nin kaybına oluyor.
Renan, bu olguyu şu gerekçeye dayandırıyor:
“Çünkü İtalya bir ulustur ve Türkiye ise, küçük Asya’nın dışında ulus değildir. Her olaydan sonra, İtalya biraz daha uluslaşırken Türkiye’de Türkler, Slavlar, Rumlar, Ermeniler, Kürtler, başlangıçtaki kadar birbirlerinden uzaktırlar.”
Renan’ın ulusçuluğunun etnik kökene dayanmadığını söyler, Türk sözcüğüyle Osmanlı’yı kastettiğini vurgularken, tanısındaki isabete parmak ısırmamak mümkün değil.
1881’den bu yana köprülerin altından çok sular aktı. Kavramlar, kurumlar değişti. Osmanlı bitti. Küçük Asya ile sınırlı Türkiye Cumhuriyeti onun yerine geldi.
Ama işin özü değişmedi. Toplumları güçlü kılan, onları sağlam birer varlık haline getiren, bir arada yaşama konusundaki toplumsal mutabakat idi.

***

Değişen koşullar kurumları, duyguları da değiştiriyor, toplum ile birlikte mutabakatın şartları da gelişiyordu. Artık, “bayrağı bayrak yapan al kandır/ toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır” safhası geride kalmış, onun yerini “bayrağı bayrak yapan mutabakattır/ toprak üstünde özgür rızasıyla yaşayanlar varsa vatandır” almıştı.
Ancak, gelinen bu aşmanın sarsıntısız, acısız yaşama geçmesi için geçerli toplumsal mutabakatın onsuz olmazı, özgürlükçü, eşitlikçi bir demokrasinin yürürlüğe konması gerekmekteydi.
Ernest Renan’ın anlattığı 19. yüzyıl sonu Türkiye’si (Osmanlı) geride kalmıştı, ama
21. yüzyılın başı Türkiye’sinin üzerinde yer aldığı Anadolu da bir kavimler, inançlar, kültürler mozaiğiydi.
Bu çokluğun ahenkli bir beraberlik oluşturabilmesi için, ötekileştiricilikten özenle kaçınan, kucaklayıcı, çoğulcu, özgürlükçü bir düzen ile toplumsal mutabakatın sürekli yenilenmesini sağlayıcı bir ortam oluşturmak gerekirdi.

***

Olması gereken bu, ama olan bu değil.
Olan nedir?
Olan, uzunca süredir, ötekileştirici, baskıcı, komplocu, zalim, bölücü, “bir tek ben bilirim”ci bir gücün devletin bütün erklerini teslim almış olduğu bir düzendir.
Bu düzenin egemeni, birleştiricilikten değil, bölücülükten güç alır.
Dinsel, mezhepsel bölücülük kadar, etnik bölücülük de mubahtır onun için, duruma göre hangisi işine gelirse, onu kullanır.
Düzenin efendisi mutabakattan değil, zıtlıktan, özgürlükten değil sinmişlikten medet umar.
Bu politika, her türlü bölücü, parçalayıcı girişimi kolaylaştırır, hatta bir anlamda,
o kendisi başka bölücüye, parçalayıcıya, sindiriciye gerek bile bırakmaz. Bölücülük, parçalayıcılık konusunda en dehşet verici terör bile yanında yaya kalır.
Terör de, o da, emellerine bölerek, parçalayarak, toplumu birbirine düşürerek ve de sindirerek ulaşırlar.
10.10.2015’te Ankara’da patlak veren en büyük tehlike buydu işte.


Yazarın Son Yazıları

İşte güzel haber 5 Ocak 2021
Böylesi daha doğru 1 Ocak 2021
Bir şulesi var ki... 22 Aralık 2020
O ne biçim söz öyle!.. 18 Aralık 2020
Mucize beklerken 15 Aralık 2020
Özüne bakalım 8 Aralık 2020
Ordu ve AKP 4 Aralık 2020