Türkiye’yi sevmeyince...

09 Nisan 2021 Cuma

Son günlerin insanın tüylerini diken diken eden gelişmeleri içinde en yanıt bulamadığım soru şu:

Hangi deha, ne gibi ustaca manevralarla Montreux Boğazlar Sözleşmesi gibi hem Türkiye’nin mutlak egemenliğinin tapusu hem de kıyıdaş olduğumuz Karadeniz’in barış denizi niteliğinin güvencesi olması açısından, hem ülke hem de bölge insanının yararına olduğundan tek şüphe olmayan bir kazanımı büyük bir çekişmenin ortasına yerleştirmeyi becerebildi? Türkiye’nin yılların ürünü olan bütün birikimlerini, değerlerini, kazanımlarını, kurumlarını, kavramlarını hallaç pamuğu gibi atanların büyük uğraşlarına bakarken Montreux gündeme gelince, “Bu sefer de buna saldıracak bir yön bulamazlar, her şey o kadar ayan beyan ortada ki” diye düşünmüştüm.

***

Yine yanılmışım. 

Ama bu kez karşı çıkışların nedenlerini kavradım.

Onların sorunu aslında belirli bir kazanımla, birikimle, değerle veya zaferle değildi.

Onların asıl sorunları, aydınlanmacı Türkiye’nin laik Cumhuriyeti ile idi.

Onlar aslında, Türkiye’yi sevmiyorlar, aydınlanmacı laik Cumhuriyeti sevmediklerinden onun bütün kazanımlarına da karşı çıkıyorlardı.

Aydınlanmacı laik Cumhuriyet, çağdaş uygarlığı yakalamak ve özümsemek istediği için onlar da uygarlığın bütün kavram, kurum ve kurallarına karşıydılar.

Çağdaş insanlığın bugün vardığı aşamada bütün insanların insan olmaları dolayısıyla doğuştan sahip oldukları, özgürlüğe karşıydılar, bilime karşıydılar, hoşgörüye karşıydılar, aydınlığa karşıydılar. 

Kısacası Cumhuriyetin yandaş olduğu hangi çağdaş kurum ve kavram varsa ona, yani bize karşıydılar.

Bu karşıtlıklarını yaşama geçirecek bir rejimi Türkiye’ye egemen kılmak için, sivil darbe ve onu destekleyen kumpaslar tezgâhladılar.

Epeyce de yol aldılar.

Yol almalarını sağlayan, durumu zamanında fark ederek uyanamayanların aymazlıkları, geç uyanan cumhuriyetçilerin tepkilerinin yetersizlikleri olmuştur.

Bu şekilde artık devletin egemenliğinin tapusu Montreux Boğazlar Sözleşmesi’nin dahi tartışma konusu edildiği, tarikat amirallerinin fotoğraflarının elden ele dolaştığı günlere geldik ve 104 emekli amiralin bu ortamda yayımladıkları metin, büyük yankı yarattı. Lozan’ın tamamlayıcısı olan Montreux’nün Türkiye’nin tapusu olduğunu, bir zamanlar taşıdıkları sorumluluğun kendilerine yüklediği yurttaşlık borcu olduğunun bilincinde olan uzmanların, en doğal demokratik haklarını kullanarak yaptıkları demokratik vatandaş uyarısını, Cumhuriyeti hasım gören iktidarın, darbe iması olarak niteleyerek klasik uyutma politikasını sürdürmesini yadırgamamak gerek. Peki, bu durumda toplumsal uyanışın sesi konumunda olduğunu savlayan muhalefete ne söylemeli?

***

Üzülerek söylemek gerekir ki muhalefet eski tepki eksikliğini sürdürüyormuş gibi görünüyor. Haydi ana muhalefetin, sözcüsünün ağzından, emekli amirallerin anayasal haklarını dile getiren ve Montreux hakkındaki endişeleri paylaştığını söyleyerek, önümüzdeki günlerde daha aktif bir tutumu benimseyerek yanlışını gidermek olanağına kapıyı açık bıraktıklarını, bu yola girmekte de gecikmeyeceklerini temenni edelim. Peki, ya bir anayasal hakkın kullanılması olan demokratik tepkinin Meral Akşener tarafından “zevzeklik”le damgalanmasına ne söylemeli?

Meral Hanım bu davranışıyla, sivil darbe yaparken karşısındakileri “koşun, koşun darbe yapıyorlar!” kurnazlığıyla sindirmeye çalışan AKP oyununa alet olmuyor mu?

Bütün bu gerçekler ortadayken, Meral Akşener’i böyle davranmaya iten ne?

Montreux karşıtlarının nedenlerini biliyoruz. Onların Cumhuriyet ile görülecek hesapları var. Peki, Meral Hanım da mı aydınlanmacı laik Cumhuriyetin Türkiyesi’ni hasım görüp sevmeyenlerden?..


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları