Ayşe Emel Mesci

Korkuyu umuda dönüştürmek

06 Ocak 2014 Pazartesi

Yeni bir yıla giriyoruz. Karanlığın içinden görünen ışık mı, yoksa Lorca’yı bir gece vakti alıp götüren “ölüm kamyonu”nun farları mı, henüz bilmiyoruz. Yeni bir yıla giriyoruz, korkuyu umuda, kaosu kozmosa dönüştürme olanağı sadece bizim elimizde, bunu iyi biliyoruz.

Yeni yıl, insanlığın toplumsal tarihi kadar eski bir kavram. Farklı kültürlerde, farklı coğrafyalarda çeşitli biçimlerde karşılansa da, “yeni yıl” kutlamaları ortak ve değişmeyen bir beklentiye yanıt oluşturuyorlar: yenilenme; eskiyenin, yıprananın yerini “yeni”nin alması…
Türkiye açısından 2013’ten 2014’e geçilirken yaşanacak yeni yıl, birçok açıdan bu “döngüsellik” ile her zamankinden çok örtüşecek gibi gözüküyor.
Bernarda Alba’nın Evi
Ben yeni yılı, yaşanan çeşitli kargaşaların ortasında, Federico Garcia Lorca’nın “Bernarda Alba’nın Evi” adlı oyununu Ankara Devlet Tiyatrosu’nda sahneleyerek karşıladım.
Lorca, son oyunu olan “Bernarda Alba’nın Evi”ni tamamladıktan çok kısa bir süre sonra, 1936’da, henüz 38 yaşındayken, İspanya’da Frankocu faşistler tarafından kurşuna dizilmiştir.
Dönemin İspanyası, çok yakın bir gelecekte küresel çapta yaşanacak kanlı İkinci Dünya Savaşı boğazlaşmasının bir tür provasına sahne olurken, oldukça ilginç bir toplumsal manzara sergiler: Emperyal nostaljiler, geriye dönüş özlemleri, şanlı geçmiş, geleneksel değer yüceltmeleri ile modernleşmeden, laikleşmeden, özgürleşmeden yana toplumsal güçler arasında gerilmiş, kimliğini arayan bir toplumsal yapıdır söz konusu olan.
Eric Hobsbawm, “Kısa 20. Yüzyıl (1914-1991), Aşırılıklar Çağı” adlı kitabında İspanya’nın bu konumunu şöyle yorumlar: “Bu kötü şöhretli denebilecek kadar anormal ve içine kapalı ülkenin 1930’larda küresel bir mücadelenin sembolü haline gelmesi rastlantı değildi. Bunlar zamanın temel siyasal sorunlarını ortaya çıkardı: Bir yanda demokrasi ve toplumsal devrim, Avrupa içinde patlamaya hazır yegâne ülke olarak İspanya; öte yanda Martin Luther’den bu yana dünyada meydana gelen her şeyi reddeden bir Katolik Kilisesi’nden esinlenen, görülmemiş biçimde uzlaşmaz bir karşıdevrim ya da gericilik kampı.”
İspanya deneyimi
İspanya, çeşitli seçimlerden ve farklı iktidarlardan geçerek bu noktaya dayanmıştır: 1931’de tüm yurtta yapılan belediye seçimlerini Cumhuriyetçiler kazanır. Kral İspanya’dan kaçar. 10 Aralık’ta ilan edilen yeni anayasa ile devlet ile Kilise birbirinden ayrılarak, devlet laikleştirilir. Daha sonra, asayişteki bozulmayı bahane gösteren sağcıların baskısıyla 1933’te yeni seçimler yapılır ve solun dağınıklığının da etkisiyle sağ kanat başarı kazanır.
Bundan sonraki iki üç yıllık dönemde Falange Espanola’nın ve aşırı sağcıların kışkırttığı suikastlar, güçlü sendikaların önderliğinde girişilen grevler, kitle hareketleri, bunlara yönelik kanlı bastırma hareketleri, işçi hareketine yönelik saldırılar ülke içindeki siyasi ortamın iyice gerginleşmesine yol açar. 1933’te nazizmin yükselişini kınayan İspanyol aydınları, 9 Şubat 1936’da yayımladıkları bir bildiriyle yaklaşan seçimlerde Halk Cephesi’ni desteklediklerini açıklarlar: “Halk Cephesi’ne olan desteğimizi yalnız bireyler olarak değil, İspanya aydınlarının bir grup temsilcisi olarak tekrarlıyoruz. Ve bunu özgürlüğe saygı gösterilmesini, hayat koşullarının iyileştirilmesini ve kültürün İspanyol halkının en geniş kitlesine götürülebilmesini istediğimiz için yapıyoruz.”
16 Şubat 1936’da yapılan seçimlere, İspanyol Cumhuriyetçileri ve solcuları oluşturdukları Halk Cephesi ile katılır ve büyük bir başarı kazanırlar. Halk Cephesi hükümeti kurulur. 17 Temmuz 1936’da İspanyol Fası’ndaki askerler ayaklanır ve ayaklanma Güney İspanya’ya da sıçrar. General Franco Kanarya Adaları’ndan Fas’a geçerek ayaklanmanın liderliğini ele alır ve 3 yıl sürecek İspanya İç Savaşı başlar.
Lorca bu yol ayrımında gerilmiştir çarmıha. Bu yol ayrımında, Haziran 1936’da yazmıştır son oyunu, Bernarda Alba’nın Evi’ni. Bunaltıcı ağustos sıcağında bunalan, dışarıya tüm kapılarını, pencerelerini kapatmış olan bu evde, kâhya kadın Poncia’nın 3. Perde’deki şu sözleri bir kehanet niteliğine bürünür: “Ben önlemeye çalıştım, ama artık ürküyorum olacak şeylerden. Şu sessizliği duyuyor musun? Her odada bir fırtına uyuyor; koptuğu gün hepimizi silip süpürecek.”
“Ay kocaman/at kara/torbamda zeytin kara/Bilirim de yolları/ varamam Cordoba’ya” diyen Federico Garcia Lorca, iç savaşın başlangıcında, 19 Ağustos 1936’da bir “ölüm kamyonu”na bindirilir ve bir çukurun başında kurşuna dizilerek öldürülür.
Yeni bir yıla giriyoruz. Karanlığın içinden görünen ışık mı, yoksa Lorca’yı bir gece vakti alıp götüren “ölüm kamyonu”nun farları mı, henüz bilmiyoruz. Yeni bir yıla giriyoruz, korkuyu umuda, kaosu kozmosa dönüştürme olanağı sadece bizim elimizde, bunu iyi biliyoruz.  


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Artık yeter… 30 Ağustos 2021
Tiyatro özgürleştirir 16 Ağustos 2021