Barış Terkoğlu

Taliban Türkiye’de iktidarda olsaydı…

23 Ağustos 2021 Pazartesi

Muhalif bir belediyenin konferans salonu. Duvarlarda silahlı örgüt liderlerinin posterleri asılı. Kürsüye önce baş konuk olan büyükelçi çıkıyor. Hem Kürdistan’ın kurulacağını söylüyor hem de Türkiye’deki iktidarı tehdit ediyor. Kürsüye çıkan muhalif belediye başkanı ise “AKP’lilerin kollarına bacaklarına zorla basarak bölücülük enjekte edeceklerini” söylüyor. Görüntüler kamuoyunu ayağa kaldırıyor. Bunun üzerine İçişleri Bakanı, “Burası Türkiye, terör ve bölücülük propagandası da fikir hürriyetidir” diyerek tepkilere yanıt veriyor. AKP lideri ise özgür bir ülkede belediye başkanının görevden alınıp yerine kayyum atanamayacağını, bunların ancak diktatörlüklerde olabileceğini ifade ediyor.

Sakin olun, tabii ki böyle bir olay hiç yaşanmadı…

Yaşansaydı, belediye başkanı beş dakikada soluğu hapishanede alırken hem İçişleri Bakanı hem Cumhurbaşkanı elbette bambaşka tepki gösterirdi.

Ama durun, “Nereden çıktı” demeyin. Çünkü farklı şekilde de olsa yaşanmışı var!

LAİKLERİN KOLLARINA BACAKLARINA BASARAK

Tarih: 31 Ocak 1997.

Yer: Ankara’nın Sincan ilçesi.

İran devrimi lideri Humeyni, her ramazan ayının son cuma gününü “Kudüs Günü” ilan etmişti. Ne kandil ne bayramdı. Her yıl, İrani İslamcılar siyasi eylem yapıyordu. Refah Partili Bekir Yıldız’ın yönettiği Sincan Belediyesi de Kudüs Günü düzenlemeye karar verdi.

Neler mi oldu?

Salona Hamas ve Hizbullah liderlerinin dev posterleri asıldı. İran Büyükelçisi Muhammed Rıza Bagheri, onur konuğu olarak sahneye çıktı. Türkiye’deki laik rejimi eleştiren bir konuşma yaptı. Yol kazası değil, her şey bilinçliydi. Sahnede düşmana taş atmalı piyesten sonra kürsüye çıkan Başkan Yıldız’ın konuşmasının içeriğini, yargılandığı iddianameden aktaralım:

“Sanık Bekir Yıldız yaptığı konuşmada, Türk halkını, Müslüman ve laik veya Müslüman olanlar ve olmayanlar diye ayırmış, başörtüsü konusuna değinerek başörtüsünün Müslümanlar için çok önemli olduğunu, başörtüsünün ‘şeref sancağı’ olduğunu, başörtüsü takmayanların ise kendi vücutlarını şerefli görmeyerek peşkeş çektiklerini belirtmiştir. Sanık Yıldız, (…) Müslümanların sabrı taştığında işin nereye varacağının çok iyi bilindiğini belirterek laik kesimleri tehdit etmiştir.”

Konuşmanın devamını aktaralım:

“Sanık Bekir Yıldız, (…) ‘Bunlar sanıyorum son çırpınışları olsa gerek’ şeklindeki sözlerle dile getirmiştir. Yıldız, laiklerin kendi hatalarıyla hasta düştüklerini, hastalığın tedavisi için kollarına ve bacaklarına basarak zorla şeriat enjekte edeceklerini ifade ederek halkı din farklılığı gözeterek açıkça kin ve düşmanlığa tahrik etmiştir.”

‘TERÖRİSTLERİN RESİMLERİ ÖNÜNDE’

Sanmayın ki bu olaylar ilk tepkiyi askerden gördü. O dönem Refah-Yol iktidarının bir kanadını DYP oluşturuyordu. DYP lideri Tansu Çiller ilk grup toplantısında kürsüye çıkıp şunları söyledi:

“Ülkemizin, şu geçtiği süreçte son yaşadığı bir densiz olay var, Sincan olayı. Sincan’daki olayı yok farz edemeyiz. Sincan’daki olayı küçümseyip de geçemeyiz. Sincan’daki olayın vahim olduğunda da hemfikir olmamız gerekir. (…) Devletimizin bu vazgeçilmez niteliği denenecek olursa, buna teşebbüs edenlere de Türkiye’yi dar ederiz.”

Bu kadarla kalmadı…

Dönemin İçişleri Bakanı Meral Akşener, 2 Şubat 1997 tarihinde Sincan Belediyesi’nin düzenlediği gece hakkında, müfettişlere inceleme başlattı. Ardından belediye başkanını görevden aldı.

Akşener adını görünce yandaş damarlarınız kabarmasın! 20 yıl sonra, askerlerin yargılandığı 28 Şubat davasına, 18 Temmuz 2017’de Çiller geldi. Bakın neler söyledi:

“Sincan’da bir belediye başkanı, Ortadoğu’daki bir ülkenin sefirini davet ediyor. Densiz birtakım laflar, laik Türkiye’nin aleyhine birtakım laflar… Birtakım teröristlerin resimleri önünde kendi ülkesinin rejimini methediyor. İçişleri Bakanı’nı çağırıyorum, ‘Nedir bu?’ diyorum, ‘Gereğini yapalım’ diyorum. Sincan Belediye Başkanı görevden alınıyor, Dışişleri Bakanlığı o ülkenin o sefirini geri yolluyor, aynı zamanda konsolosu geri yolluyor.”

Çiller’in söylediği gibi, İran’ın elçisi Bagheri, 3 Şubat 1997’de Dışişleri Bakanlığı’na çağrılarak protesto edildi, başkonsolos ile birlikte Türkiye’den ayrıldı.

16 Şubat 2015’te mahkemeye gelen Akşener de aynı şeyi söyledi:

“Silahlı bürokrasiden herhangi bir kişi tabancasını uzatıp alnıma yöneltip herhangi bir şekilde, ‘Bunu imzalayacaksın kardeşim’ diyen olmadı. Demeye kalkışılsa zaten mümkün değildi. İnadına ne derse onun tersini yapardım. Ama böyle bir şey olmadı.”

İktidarın öbür yanı Refah Partisi’ydi. Dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan, olayların ardından tutuklanan Sincan Belediye Başkanı’nı hapishanede ziyaret etmiş, onu yalnız bırakmamıştı. Ancak Kazan’ın yıllar sonra yaptığı açıklamalar, olayın Refah camiasında da eleştirildiğini gösteriyordu:

“Ben ertesi gün telefona sarıldım. Sincan Belediye Başkanı’na gerçekten çok ağır bir şekilde konuştum. ‘Sen nasıl böyle bir şey yaparsın, genel merkezden habersiz sen nasıl bir diplomatı davet ediyorsun? Nasıl oluyor da onların panolarını alıyorsun, getiriyorsun, buraya astırıyorsun’ dedim.”

Erbakan öldükten sonra açılan 28 Şubat davasında, duruşmaya gelen Şevket Kazan, yargılanan askerlerden şikâyetçi olmadığını, o dönem bu askerlerle beraber çalıştıklarını söyledi.

KILIÇSIZ TALİBAN HUKUKU

Kısacası Sincan meselesi, önce siyasi iktidar tarafından çözüldü. Ardından yargı devreye girdi. Geceyi düzenleyenler hakkında dava açtı. Bekir Yıldız, “terör örgütü propagandası” ve “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlarından toplam 4 yıl 7 ay hapis cezası aldı. Yargıtay onadı. Firar ederek yurtdışında yaşayan Yıldız, affın ardından geri döndü.

Şimdi ise hâkimler ve savcılar eliyle yeni bir tarih yazılıyor. 28 Şubat davasının iddianamesini yazan FETÖ’cü savcılara ya da bugün karar veren AKP destekli yargıya bakarsanız, olay başka! Zira gerekçeli karara göre Sincan’da yapılan sadece bir “tiyatro oyunu”. Olan biten soyut “şeriat propagandası iddiası”. Bekir Yıldız, dosyadaki resmi “mağdur”. Bütün bunların sorumlusu ise aslında Sincan’daki hadiseden aylar sonra, Başbakanlık’ın 14 Mart 1997 tarihli direktifiyle, 10 Nisan 1997 tarihli kuruluş yönergesi ile faaliyete geçen ve görevi özetle “ülkede meydana gelen irticai faaliyetleri ilgili ve yetkililere uygun ve yasal platformlarda bildirmek” olan ve icra görevi bulunmayan Batı Çalışma Grubu personeli askerler.

Bütün tarihi böyle yazan yargı, işte bu zihniyetle, daha önce verilmiş mahkeme kararlarını, olayların aktörlerinin ifadelerini yok sayarak “günah keçisi” saydığı 80 yaşın üzerindeki emekli askerleri müebbete, bir nevi idama, mahkûm ederek hapishaneye yolladı. Tuhaf ama bu kadarla kalmadı. Terörden hüküm de giyse, bir belediye başkanının görevden alınmasının mağduriyet olduğunu, karar vericiler hükümet üyesi de olsa, 25 yıl sonra dahi cezasının “ilgisiz birilerine” verilebileceğini söyledi. Kabul ederseniz Türkiye’deki adalet bu!

Bir olmayan senaryoya, bir yaşanmışa bakıyorum. Acaba bugün mü, 20 yıl önce mi demokrasiye daha yakındık? Kılıçsız idam kararlarını izledikten sonra “Taliban’la ters yanımız yok” sözlerini dinliyorum. Doğru söylüyorsunuz diyorum, çok doğru söylüyorsunuz!


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları