Arşivimin bile açamayacağı tıkanıklıklarımız

14 Mayıs 2020 Perşembe

Kaç kişi bundan haberdardır bilmiyorum, benim ciddi bir arşiv tutkum var. Hiçbir gazete kontrolümden geçmeden atılamaz. Değişik kupürler, iç siyaset, dış siyaset, sanat, spor, sinema ve modeller gibi ana başlıklara göre kesilip arşivlenirler. Kendi yazılarım, sergilerimle ilgili ve hakkımdaki haberler, yıllara göre ayrılmış fotoğraflar, tarihi günlerin kesilmemiş gazeteleri ve daha neler neler... Cumhuriyet gazetesi söz konusu olunca bu iş zorlaşıyor. Çünkü bir gazeteyi atmadan önce manşetlerini, köşe yazılarını kesip saklarsınız ya, Cumhuriyet, sizi hem vazgeçilmez kupürlerinin fazlalığıyla hem de bir sayfanın önü ve arkasının aynı anda başrole soyunma merakıyla deliye çevirebilir!

Dün ve bugünün ‘fotokopik’ kesişmeleri

Cumhuriyet gazetesi yayına başladığından beri, her nüshasının istisnasız her sayfasını çevirmiş biriyim; başkası da var mı bilmiyorum. Yaptığım büyük dönem sergileri (“Kuvayi Milliye”, “27 Mayıs İlk Aşkımızdı”, “68’li Yıllar” veya 12 Eylül hakkında ve Ergenekon dönemi için yaptığım “İçim Parçalanıyor” sergileri...) için her birini dikkatle inceledim, yüz binlerce haber ve makale okudum.

1987 sonrası yazarlık kariyerimde her gazeteyi didik didik ettim o ayrı; ama ben size son 96 yıldan söz ediyorum... Cağaloğlu’nda geçirdiğim, yıllara yayılan uzun süreleri arşiv sorumlusu Edibe Buğra Hanım’a sorun...

Bugünün gündemini değerlendirirken yakın tarihimizin manşetleri gözlerimin önünden film şeridi gibi akıyor: “İktidar, CHP’yi tasfiye etmek istiyor”, “Darbe yapmak istiyorlar”, “CHP’lileri mermiyle tehdit ediyorlar”, “Medya ve siyaset virüsleri”, “Türkiye hapiste gazeteciler ve basın özgürlüğü açısından sonunculuk için yarışıyor”, “Bağımsız yargı ve barolar tehdit altında”, “İktidar CHP’ye karşı kampanya başlatacak”, “Yargı aynı konuda farklı kararlar veriyor”, “Avukatsız Türkiye istiyorlar”, “Hapiste gazeteciler, Terkoğlu, Pehlivan, Kılıç, Ağırel”. Siz bu başlıkların açılımlarını biliyorsunuz, benim de gözümün önünden arşivimin 100 bin görüntüsü geçiyor.

Bu filmi daha önce gördüm. Atatürk ve demokrasi düşmanlığı, herkesin aidiyetlerine göre şekillenen “adalet”, kaybolan yargı bağımsızlığı, baskı altında yaşamsal bir varoluş imtihanından geçen devrimciler, CHP’liler, solcular, aydınlar, yazarlar... TRT bugün eşitlikten, tarafsızlıktan hiç nasibini almamışken, geçmişteki ismiyle “Radyo” da 1950’lerde ülkeyi “vatan cephesi” ve diğerleri, yani “şer cephesi” olarak görenlerin ve göstermek isteyenlerin at koşturduğu alandı. Buna bir de günümüzde yandaş basın eklendi. Özel sektör ve iktidar, her türlü işbirliğine boğazlarına kadar battılar. Ama tabii ki sorunsuz ve doğal bir akışla yaşanıyor bu birleşmeler.

İşte “arşiv”, bu senaryolara yunuslar gibi dalıp çıkan Türkiye Cumhuriyeti’nin, tüm tuzaklara rağmen yoluna devam edebildiğini de bize gösteriyor.

Ben, Cumhuriyet sayesinde bir yüzyıla yayılan bu hikâyeyi “içinden” okudum. 1950 sonrasını o yıllara yön veren babam Dr. Suphi Baykam’ın ağzından, 1987 sonrasını ise bizzat içinden yaşayarak öğrendim.

Yazsam da algılanamayacak tarih aşırı analizler

Size, ülkenin nasıl ve hangi gerekçelerle, hangi ihanetlerle nereden nereye geldiğini makro bakışla istesem anlatabilirim. Ama anlatamam! Anlattığını söyleyenlerin de gerek tarihsel analiz gerekse günümüz açısından sansürlü yorumlarla yetindiklerini bilin. Genç kuşaklar da şunu unutmasınlar: Eğer kıyaslamalı analizlerle işin özünde neler yaşandığını “antenleri açık bir şekilde” algılayabilirlerse, gerçek geçmişlerini ancak bu dönem geçip gittikten sonra öğrenebilecekler.

Soyut konuştuğumun farkındayım. Çünkü günümüzde muhalefet dahi, ancak iktidarın izin verdiği oranda yapılabiliyor. Herhangi bir futbol yorumundan bile herkesin FETÖ’cü/darbeci olarak hüküm giyebileceği bir dönemde yaşıyoruz. Hatta daha ileri gidebilirim: Bizi buralara taşıyan çalkantılı ve akıl almaz ideolojik biçim bozmalarını, ne yazık ki toplumun ilerici gençleri bile şu anda algılayabilecek kıvamda değiller. Bugün televizyonlardaki gündem tartışmalarının, tarihsel analizlerin hepsi o kadar ağır bir şekilde dikenli örtülerle kaplı ki, muhalefet bile ancak “politically correct” olarak tanımlananı yapabiliyor. Boş yere uğraşmayın. Bugün, bu analizleri hap olarak bulamazsınız; tesadüfen yutsanız bile algılayamazsınız, bünyeniz kabul etmez. Çünkü dönemin ozon tabakası delinmiş yeni iklimsel şartlarında, içinden geçtiğimiz yılların kimyasını çözümlemeniz mümkün değil. 45 yaş altı halkımıza sesleniyorum: Çoğunuz işin ne devlet, ne mantık, ne de siyasal bilimler açısından felsefi analizini yapmak için gerekli alfabeyi bile haiz olmayabilirsiniz!

Sansür, anakronizm ve beyin kilitlenmesi

Ne demek istediğimi fazlasıyla bilen bir duayen yazarımızı örnek olarak anacağım: Alev Coşkun. Bugün Türkiye’de, 45 yaş altı kaç yazarın bu makalenin içsel hikayesini anlayacağını ve onaylayacağını kendisine sormak isterim. Aynı şey CHP’li siyasetçiler için de geçerli! O noktada ümidim tabii ki daha az. Çünkü çoğu, yaşadığımız göçüşün baş sorumlularından Ecevit’i hâlâ dokunulmaz bir önder olarak görmek üzere programlanmışlar. Şu kadarını söylemekle yetineyim: Günümüz CHP’si, Atatürk Türkiyesi’nin Türkçe ezanını bile “partiden ihraç” için gerekçe olarak görmekten çekinmeyen bir lidere ve kadrolara sahip! Onlar için 20. yüzyıl analizleri, ne yazık ki oldukça güncel durumlara uygun bir çeşit özet toparlamadan ibaret...

Daha fazla somut yorum ve örneğe gerek yok, bugün Türkiye’de yakın tarihin özgürce tartışılamayacağını söylemekle yetinelim. Günümüz Türkiyesi’nde, geçmişte yaşananlara yapılan göndermeler dahi bugünkü iktidarın bakış açısıyla komik ve anakronik şekilde “hukuki” bir süzgeçten geçirilmektedir. 25-50-60 veya 1789’da yaşanmış tarihi olaylar, bugün için tehdit olarak algılanarak masaya yatırılmaktadır! Konuşulduğu, her şeyin masaya yatırılabildiği demokrat günlerde ise, hayat bambaşka olabilir... Göreceğiz!


Yazarın Son Yazıları