Ankara’da Hâkimler Var

13 Nisan 2014 Pazar

Dört ay kadar önce Ali Sirmen sormuştu:
“Ankara’da hâkimler var mı” diye...
Soruya ilham veren efsane, ilk kez 1787’de, Prusya Hükümdarı Büyük Friedrich’in hayatını anlatan Fransızca bir kitapta anlatılmıştır.
Efsaneye göre hükümdar, sarayının yakınlarındaki bir değirmenin yelken gürültüsünden rahatsız olmuş. Adamlarını yollayıp değirmeni satın almalarını söylemiş.
İstememiş değirmenci; Kral fiyatı artırdıysa da “Değirmenim satılık değil” diye ayak diremiş.
Kızmış Kral:
“Ben Prusya Kralı’yım.
O kim
oluyormuş?” diye gürlemiş. “O kralsa ben de değirmenciyim” karşılığı gelmiş.
Bu cevap üzerine hepten dellenmiş
Kral...
Sormuş:
“Bir Groschen (kuruş) ödemeden, zorla alırım değirmenini... Neyine güveniyormuş?”
İşte o zaman, tarihe geçen cevabını vermiş değirmenci:
“Berlin’de hâkimler var; onlara güveniyorum.”

***

Yargı bağımsızlığına böylesine güvenebilmek, bizim nicedir unuttuğumuz, güzel bir duygu olsa gerek...
Bağımsız yargı, iktidarının sınırsız olduğunu, bir emirle istediği araziyi parselleyebileceğini, rahatsız olduğu tüm sesleri susturabileceğini, her kula diz çökertebileceğini sanan hükümdarlar karşısında korunaksızların sığınağıdır.
O sığınakta hükümdar, adalete hükmedemez.
Hâkimiyet, hâkimdedir.
Hükmü, ülkenin hâkimi değil, mahkemenin hâkimi verir.

***

Anayasa Mahkemesi, hâkimleri kendi hâkimiyetine alabileceğini sanan Başbakan’a “Orada dur bakalım” dedi.
Hoşuna gitmeyen sesler çıkaran Mavi Kuş’u boğazlama isteğine de direndi; “Twitter’ı kafana göre kapatamazsın kararı verdi
“Hayvanlar âleminde bile olmayan özgürlük”ü insanoğlunun hak ettiğine hükmetti.
Böylece -her şeye rağmen- “Ankara’da hâkimler var” dedirtti.

***

II. Friedrich, bir bestekârdı, yazardı. Voltaire’le mektuplaşırdı. Bach ile arkadaştı. Aydınlanmacıydı. Serfliği ve sansürü kaldırdı, söz hürriyetini getirdi.
Prof. İlber Ortaylı’ya göre “Prusya, onun sayesinde büyük devlet oldu. Aydınlanmayı kavrayamayan ülkeleri ise kan ve barut bekliyordu.”
Bizim Hükümdar ise aydınlanmayı kavrayamıyor. Söz hürriyetine karşı sansürü savunuyor. Adaletsizliğe direnen hâkimleri ezmenin, yargıya müdahalenin hazırlığını yapıyor. Hâkim ve savcılara, Allah’a olan sevdanızı ortaya koyun deyip kendi yanında saf tutmalarını istiyor.
Oysa herkes, o sevdanın asıl gereğinin, apaçık ortaya çıkmış hırsızlığın üzerine gitmek, hırsızın hesabını görmek olduğunu biliyor.

***

Neyse ki “gerçeğin, eninde sonunda açığa çıkmak gibi bir huyu var.”
Değirmenin gürültüsü asla dinmiyor:
Medyayı susturuyorsunuz, Twitter konuşuyor; Twitter’ı kapatıyorsunuz, yargı karşınıza dikiliyor.
Bu toplum, hapsedilmeye çalışılan elbiseye sığmıyor. Sökülen yeri dikiyorsunuz, öbür taraf yırtılıyor.
İşiniz zor; giderek daha da zorlaşıyor.

Bir fotoğrafın öğrettiği...
Sadrazam Mehmet Fuad Paşa’ya sormuşlar:
“Gerçek dostlarınız kimlerdir?”
“Şimdi iktidardayım; bilemem” demiş.
Kibir şişip de önünü göremez olunca insan, yağcılar korosunun alkışını dostluk sanıyor. İlk sendelemede, dost bildiklerinin nasıl tekmelemeye koşacağını, etrafının nasıl tenhalaşacağını bilemiyor.
Hep söylense de “kefenin cebi olmadığını” anlayamıyor.
Ama bu fotoğraf, acı gerçeği her yazıdan iyi hatırlatıyor.
Sultan Abdülmecid’in torununun kızı Fevziye Osmanoğlu’nun Paris’te tenha bir cami cemaatinden bir avuç insan eşliğinde kaldırılan cenazesi, iktidarın mıknatıs etkisi dağılınca, dalkavukların nasıl başka güç odaklarına yapışıverdiğine ibretlik bir örnek..
Fevziye Sultan’ın sürgünde, eski bir halı üzerinde yatan bedeni, “Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var” diye haykırıyor.  


Yazarın Son Yazıları

Niye çıldırdılar? 1 Kasım 2016
3 kıtadan 3 kadın 24 Ekim 2016
Ümidin düşmanları 22 Ekim 2016
Ümidin düşmanları 22 Ekim 2016
Suskunluk sarmalı 25 Eylül 2016
Suskunluk Sarmalı 24 Eylül 2016