Sykes-Picot’nun düşündürdükleri

18 Mayıs 2016 Çarşamba

Ortadoğu’nun haritasını çizdiğine inanılan Sykes-Picot Anlaşması’nın 100. yıldönümünde tarihi atıflardan hareketle günümüz üzerine düşünmeye devam edelim...
Dönemin büyük güçleri Britanya ile Fransa’nın gizlice yaptıkları, Bolşevik Devrimi sayesinde dünyaya mal olan Sykes-Picot çatırdıyor, doğru. Deyim yerindeyse “Birinci Sykes-Picot”da “evdeki hesaplar çarşıya uymamıştı”. Eğer “yapılmaktaysa” kuvvetle muhtemel ki, ikincisinde de “uymayacak”.

***

Ortadoğu’da 20. yüzyılda dönemin ruhuna uygun biçimde içi bütün sorunlu yanlarıyla birlikte “ulusçulukla” tanımlanmış “Birinci Sykes-Picot”nun aksine, “ikincisinin” içini doldurmaya çalıştıkları ana ideolojik harç “siyasal İslam” olarak tezahür etmekte. Bu da daha derin sorunları beraberinde getiriyor.
Zira çıkarları doğrultusunda yeni haritalar arzulayan Batılılar “siyasal İslam”dan kendi neoliberal düzenlerine uyacak türden istikrar içeren bir çerçeveyi nafile umut etmekteler. Oysa alenen içinden “demokrasi” de çıkaramayacaklarının farkında oldukları El Kaide’nin ideolojisini bile devreye sokar haldeler.
Bölgenin seküler modernleşme sürecinden geçmiş ahalisini dışlayıp salt kendilerine “yerellik” atfeden siyasal İslamcıları ise fırsattan istifade “sınırsız” bir İslam coğrafyası yaratma peşinde koşuyorlar. Bu da nafile.

***

Mali sistemin küreselleşmesine, internette sınırlar aşan geçişken bir enformasyon ağına rağmen AB üstyapısının gidişatına bakmak dahi ulus devlet sürecinin bitmemiş olduğunu gösterir. Bitmemekle kalmıyor, ekonomik kriz, işsizlik, savaş ve yıkım coğrafyalarından sığınmacı akını, Avrupa’yı yeniden ulus devlet iradesini pekiştiren bir yola sokmakta.
AB idari yapısı bugün referandumlarla zorlanıyor, ulus devletler kendi ekonomik ve sosyal sorunları nedeniyle ulus-üstü yapıyı zorluyor. Misal, Britanya’da 23 Haziran’da düzenlenecek AB’den çıkma referandumu -zannetmiyorum lakin- ayrılık yanlılarının lehine biterse, başka bir trend’e işaret edecek.

***

Buna karşılık Ortadoğu’da “Sykes- Picot”nun farklı sınırlara soktuğu Kürtler örneğin “bağımsızlık” arzuluyor. Uluslaşma sürecinde dörde bölündükleri tezini günümüzdeki siyasi kullanım değerinin ötesinde çok yerinde bulduğumu söyleyemeyeceğim. Hıristiyan Batılılarla birlikte hareket etmek yerine Müslümanlarla saf tutmaktan tutun da bin bir tartışmalı mevzu var. Bu elbette “kendi kaderini tayin hakkı” ilkesinin işletilmesine engel olmamalı. Ama bu başka yazının konusu.
Fakat bu bağlamda Sykes-Picot’nun yıldönümünde Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesud Barzani’nin mesajına bakabiliriz. Barzani, yönetimi altındaki coğrafya para ve pasaport dışında bağımsızlığın her şartını haizken, Bağdat’la “dostça ayrılma” mesajı verdi. Şiiler için hava hoş da olabilir, IŞİD virüsünün zerk edildiği bir coğrafyada belki de asıl karşı karşıya kalacakları Sünni Araplar olacaktır.
Sorun “dostça” nitelemesinde. Avrupa’da örneğin Çekoslavakya gibi nadir bir deneyimde Çekler ve Slovaklar ülkelerini enkaza çevirmiş bir dünya savaşı ve Soğuk Savaş sürecinin ardından “dostça” ayrılabilmişken, kavimler yurdu Ortadoğu’da bu işin “kan dökmek” dışında yolu olduğunu düşünmek maalesef naiflik oluyor.

***

Kanımca Ortadoğu’da özünden sarsılan Sykes-Picot düzeni değil. İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda sömürge düzenlerinin de sona ermesiyle oluşmuş üç aşağı beş yukarı bağımsız ve egemenlik esasına dayalı sistem. Bu durum öylesine bir iklim yaratıyor ki kimse için artık sınırlarının, o sınırlar üzerindeki meşru yönetimlerinin “dış güçlerin” dahliyle temelinden sarsılmayacağının garantisi yok. Sadece şimdilik “seçmecelik” geçerli.
Devletten bana ne demeyin. Tekrarlayalım, devletin içini nasıl dolduracağımız önemli; eşitlikçi, yerellik vurgulu, demokratik sistem inşası gerekiyor. Ulus devlet sisteminin sona ermediği dünya düzeninde “devletsiz kalmanın” ne olduğunu çekenlere sormak lazım.  


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

ABD’de darbe tehdidi 7 Eylül 2018
Zaharçenko darbesi 5 Eylül 2018
Donbass cephesinden 23 Ağustos 2018